19 Kasım 2013 Salı

Hikmet-i Aidiyet

O' nun bir adı vardı: Hikmet. Ne hikmetse O' na bu isim konmuştu fakat adı ile alakası olmadığını seziyordu içten içe. Sıradan insanlar arasında olmayı seven, sıradan işine ve sıradan eşine son derece bağlı, hayatın ona sunduğu tüm imkanlardan memnun, sessiz sedasız alelade bir devlet memuruydu Hikmet. 

Bir gün yine sıradan işine sıradan yollardan giderken aklına son derece parlak bir fikir geldiğini sandı; işe değişik bir yoldan gitmek! İşte bu parlak fikir Hikmet' in hayatının dönüm noktası olacaktı. İşe değişik bir yoldan gitmek, aslında her gün aynı sıradan yoldan gitmenin ne kadar da sıkıcı olduğunu fark etmesini sağladı. Artık Hikmet, her gün farklı yollardan giderek hayatına renk kattığını düşünüyordu. Ta ki sonunda gidilecek farklı bir yol kombinasyonu kalmayıncaya kadar.

Hayatına devam edebilmesi için daha fazla değişiklik, daha fazla farklındalığa ihtiyacı olduğunu hissediyordu ve bu his gün geçtikçe kendisini kemirmeye başladı. Artık tüm olasılıkları düşünüyor, kafasında tartıyordu. "Ne yapsam hayatım daha farklı olmaya başlar" diye düşünmeden edemiyordu. Öncelikle bir devlet memuru çizgisinden hafifçe kaymaya başladı. Top sakal bıraktı, farklı ayakkabılar giymeye başladı; derken takım elbiselerini komple yaktı ve eşofmanla işe gitmeye başladı. Bu da yetmezmiş gibi saçlarını uzatıyordu! İnanılır gibi değildi! Kendisi de bu duruma şaşıyor, şaştıkça da daha fazla şaşası geliyor ve abuk giyinmenin, abuk tarz yaratmanın önünü alamıyordu. Tüm bu saçmalıklar yetmezmiş gibi bir de sevgilisi olmuştu Hikmet' in. Fakat öyle duygusal bir ilişkileri yoktu. Sadece cinsel amaçlarla bir araya geliyorlar, akabinde sigara içip ayrılıyorlardı. Sigaraya başlamıştı Hikmet! Olacak iş değildi...

Günler ve aylar birbirini kovalarken, yıllar tepesine bindi Hikmet' in. Zamanın nasıl geçtiğini çok geç fark eden Hikmet kendini bir gün, bir elinde şarap şişesi, bir elinde sigara, kafası acayip kıyak bir halde deniz kenarında yürürken ayağı bir taşa çarparak ufacık boyuyla yerle bütünleşmiş bir halde buldu. Koskoca kumsalda ufacık ayağıyla eşdeğer boyutlarda bu taşa çarpmanın bir işaret olabileceğini düşünüverdi Hikmet. Kendisine çekidüzen vermenin vakti gelmişti. İlk iş saçlarını kestirmek olacaktı. Neredeyse midesine kadar inen sakalıyla beraber saçlarını kestirdi, takım elbise aldı, işine geri döndü ve karısıyla barıştı. İlk zamanlarda aradığı o düzeni elbette yakalamakta zorlandı, çünkü çok alışmıştı düzensiz hayata. Fakat yine yıllar tepesine bindiğinde Hikmet' in, bir çocuğu bile olmuştu. 

Zamanla Hikmet' in neşesi söndü, içine kapandı ve adı ile daha fazla bütünleştiğini hissetmeye başladı. Fakat ortada Hikmet' i yiyip bitiren bir sorun vardı; kendisini hiç bir yere ait değilmiş gibi hissediyordu. Bu sorun kafasında öyle bir yere kodlanmıştı ki, belki çocukluğunda kaybolmuş olmanın getirdiği bilinçaltı öğesi bile olabilirdi. Zaman kodu besledi, Hikmet sorunu büyüttü ve nur-topu gibi bir aidiyetsizlik hissiyatı gelişiverdi. Zavallı Hikmet emekliliğinde torunlarıyla beraber oynarken bile bu his asla peşini bırakmadı, adeta sırtındaki kamburun ana nedeni olmuştu. Bir kriz anında Hikmet' in yaşamı sonlandığında ise hissettiği tek şey, aidiyet duygusuydu.

12 Nisan 2013 Cuma

Gerçekten

"Gerçekten sevmekle başladı aslında tüm hikaye. O kadar çok sevdi ki, sevgisini içine sığdıramadı. Sevgisini gerçeğe dönüştürmek için adım atmak istedi, düşündü, çareler aradı ve en sonunda daha fazla dayanamayıp patlayıverdi. Bu patlayış gerçekten etkileyici, dünyaları yaratacak nitelikte, varoluşun ilk tohumlarını atacak ölçüde muazzam büyüklükteydi. Kimileri patlayarak can verdiğini düşünürken, kimileri ise o tohumlarda hayat bulduğunu düşünüyordu yeniden. Benim fikrimi soracak olursanız, bunu asla bilemeyiz, yalnızca fikir yürütebiliriz. Çünkü gerçeklik, kendi gözümüzden gördüğümüzdür..."

"Gerçekten çok güçlü bir can sıkıntısı ile başka bir hikaye başladı. O kadar güçlüydü ki bu can sıkıntısı, patlasa dünyaları yaratır, içine minik canlılar yerleştirebilirdi. Can sıkıntısı genelde herhangi bir şeyi yaratmamasıyla ünlüydü fakat gerçekte bunun doğruluğu tartışılabilir bir mevzuydu. Daha fazla dayanamayıp patladı ve oyuncaklarını yaratıverdi. Bu noktadan sonra kimileri can sıkıntısının devam edeceğini düşünürken, kimileri ise bu durumun artık oyuncaklarıyla mutlu bir çocuk kadar can sıkıntısız bir sürecin başlangıcı olduğunu savunuyordu. Benim fikrimi soracak olursanız, hiç kimsenin beynini okuyamayız, düşüncelerini bilemeyiz. Fikir yürütmek bile bu hususta saçmalığın daniskası olur..."

"Gerçekten korkulardan kurulu bir binanın temelinde en az bina kadar korkak bir tuğlayla bir diğer hikaye başladı. Korkunun muazzamlığını diğer hikayelerden tahmin edebilirsiniz, fakat bunu asla bilemezsiniz. Zira tuğlanın yerinde değilsiniz. Beklendiği gibi orta yerinden çatlayan tuğla, tüm binayı yerle bir ediverdiğinde kimileri tüm korkuların sona erdiğini düşünürken, kimileri ise korkunun mutlak olarak hala oralarda bir yerlerde olduğunu tüm cehaletiyle savunmayı sürdürdü. Bana soracak olursanız, kimin ne dediği umrumda değil. Zira benim ne düşündüğüm de kimsenin umrumda değildi..."



21 Şubat 2013 Perşembe

Şizoranda



"Kararsızlık şizofreniden daha beter bir baş belasıdır. İnsan şizoid olunca her iki kişiliği de birbirinden habersiz mesutça yaşayıp gider ama insan kararsız olunca, her bir taraf çelişen tarafın acı içinde farkındadır ve insan dikkat etmezse tüm hayatı bir ağdalı şeker partisine dönüşebilir"

Amanda - "Dur Bir Mola Ver"


1 Haziran 2012 Cuma

Bak:

Dünya’nın dönmesini engellemeyi çok isterdim, ne yazık ki buna gücüm yetmez. Çünkü şu çiroz kollarımla koskocaman Dünya’yı nasıl durdurayım? Ha bir de sanki durdursam zaman da duracak. Nasıl da büyük bi yanılgı... Gerçi hani tüm zaman dilimleri Dünya’nın bilimum çeşitli dönüşleriyle alakalandırılmış, düz mantık kullanırsak, elbet zaman durur; fakat işte o iş öyle olmuyor. Dünya durursa hepimiz ölürüz, atmosfer falan kalmaz ki. Şimdi ben burada neden zırvaladım? Çünkü bugün çok sevgili yaşım 24 sona erdi. Ben buna karşın hiç bir şey hissetmezken, bana karşı da hiç bir şey hissedilmedi o ayrı konu. Lakin biz 24’le çok iyiydik, hiç bir şey hissettirmeden çekip gitmesi azcık koydu tabi. Göt 24! İşte yani eğer Dünya’yı durdurabilseydim, 24 de gitmeyecekti. Daha önce çok şey beklediğimi söylemiştim 24’ten, ki çok şey de kazandırdı bana şerefsiz. Neyse ki kazandırdıklarıyla beraber gitmedi. Gerçi bu belli olmaz ama kısmet diyelim... belki geri döner alır gider? Yok yok 25 onu öyle bi döver ki görür o gününü.

Velhasıl kelam, çok fazla dert etmiyorum Dünya’nın dönmesini artık. Çünkü benim onu durdurma gücümün olmadığını biliyorum. Ha bir gün yüce rabbimiz tarafından veya minik meteorcuklar veya şen uzaylılar tarafından durdurulur, onu bilemem. O günü beklemeye de pek de niyetim yok açıkçası. Bekle bekle eee hayatın gitti lan nereye bekliyosun zaten 32ler 48ler 73ler gitti bitti yani.

Öyle işte.

NOT: Şu hatunla da doğum günlerimiz aynı ya, yerim ben onu. Yani yaşasaydı yerdim, şimdi bana yiyecek bişey kalmamıştır. Malum kurtlar falan...

24 Mart 2012 Cumartesi

DÖNÜŞÜM

Bölüm 1:

"Seferler ve kerelerle yaşarsın. Keşke zehirinden içip yıllarca sürünürsün. Yerlerde kıvrandığını fark ettiğinde üzerine kabuklar geçirmekten alıkoyamazsın kendini. Kabuklardır seni yeniden dimdik ayakta tutan. O sert, seni dimdik tutacak kabuk, senin zırhın olur. Başlarda yumuşaktır tabiki de. Ne kadar çok sefere çıkıp keşke zehiri içersen o kadar kalınlaşır o kabuk."

Bölüm 2:

"Belki, peki ya sana panzehir olarak sunulur. Belki senin zırhında delikler açmaya başlar. Bilemezsin ki zırhının belki'ye dayanıklı olmadığını... Hemen ardından üzerine bir kabuk daha geçirmenin vakti, kalbinden çıkan kocaman bir meydan saatiyle sana hatırlatılır. Yeterince tecrübe edindiğinden çok da zor olmaz bu."

Bölüm 3:

"Bu sefer üzerinde tabaka tabaka kabuk vardır. Her bir tabakanın kalınlığı, geçirgenliği, soğurma katsayısı, iletkenliği değişiktir elbette. Fakat tüm bu katmanlar seni korunmak istediğin her şeyden korur. Bir çok dönüm noktasından geçmiş, bir çok seçimini yakmış, kendini yüce hakimler karşısında yargılamış bir şekilde dimdik, korkusuz, sert ve güçlü bir şekilde hiç olmadığın kadar mutlu işte oradasındır! Etrafına neşe saçarken aptal yüzünde hiç bir tereddüte yer yoktur. Görünmek istediğin gibi birine dönüşmüş olarak son hızla yaşamını sürersin."

Bölüm 4:

"Bazı günler yatmadan önce kabuklarını tek tek çıkarmaya başlarsın. O kocaman zırhın içerisinde ne kadar çok süre kalırsan o kadar güçleneceğini varsaymışsındır fakat öyle olmaz. Hatta öz sen'i bile bulamazsın orada. Düşüncelerin artık zırha ihtiyaç duyar. Nefes almak için, düşünebilmek için, bazen hissedebilmek için bile  oluşturduğun ve artık bağımlısı olduğun o lanet zırhı geri kuşanman gerekir."

Son:

"Üzgünüm, bu dönüşüm tersinir değildir."

20 Mart 2012 Salı

İlk Baharı Sevmiyoruz Ne Var?!



Haftalardır ne yazasım var ne de düşünesim. Bu cümleden sonra "bok gibi" olduğumun belirtilmesi beklenir fakat "o kadar çok mutluyum ve o kadar her şey yolunda ki, benden daha iyi durumda kimse yok" düşüncesi son bir kaç haftadır -belki ay oldu hesaplayamadım, tüm bedenimde horon tepiyor. "böyle düşünmek suçmuş" hissiyatı her ne kadar arada bir karnımın içinden kafasını uzatıp selam etse de tepilen horonların altında ezilmekten geri kalmıyor.

Göreli olarak uzun veya kısa denilebilecek bir süredir yatalak hayatındaydım. Yeniden yaşamaya alışmak zor bir süreç, kaldı ki düşünmekten baş ağrısı, yürümekten bacak ağrısı, kol ağrısı, boyun ağrısı vb yapabiliyor. Yaşamaya yeniden başlamak ciddi anlamda kas ağrılarına yol açıyor ve "yüce tanrımız oysaki yorgun değilim" diye düşünürken günler sonra o yorgunluk tepemize çöküveriyor. Hele bir de bahar geldi, hasta olmak ve olmamak arasındaki sıkıntılı gel-git süreci, insanın hangi durumda olduğunu kestirememesine neden oluyor. Bir gün ağız ile burun yer değiştirip kulaktan beyin akarken, diğer gün turp gibi olmak ve bunun sürekli tekrarlanması  bahar mevsimine ardı arkası kesilmeyen küfürler etmemize sebebiyet veriyor. Yorgunluktan, bitkinlikten ve hal belirsizliğinden ötürü meydana gelen üşengeçlikten bahsetmek dahi istemiyorum, zira bu hususa karşı oldukça sinir doluyum. Üşengeçlik bedene bürünüp bir zat olarak karşıma çıksa yemin ediyorum ağzını yüzünü dağıtır beynini patlatırım. Önümüz yaz, sıcaktan gebericez o ayrı konu. Kışın donuyoruz zaten. En şahane mevsimin sonbahar olduğunu bir kere daha huzurlarınızda kanıtlayıveriyorum böylelikle. Zira ılık hava ve geberen haşeratlar neşemize neşe katıyor. ^_^

Kısacası bahar mevsimi 'ne idüğü belirsiz' bir mevsim olduğundan, insan psikolojisi üzerinde de 'ne idüğü belirsiz' bir hava yaratıyor. Bu 'ne idüğü belirsizm' de insanın nasıl bir ruh hali içinde olduğunu kestirememesine yol açıyor haliyle. Yıllarca araştırmaya gerek yok bu durumu. Gayet açık ve net bir biçimde ortada. 

Sonuçta gene nerden nereye vardığımı anlamadığım bir biçimde, mevsimlerin mühimmiyatı üzerine parmak basmak istedim. 

not: Bu arada kızlar ne kadar renkli renkli cıvıl cıvıl maşallah ya valla o.O
not2: Ay ekinoksa da az kaldı çok heyecanlı değil mi? Günler de uzuyor falan <3


10 Şubat 2012 Cuma

Dönme Dolap



Açıyorum...

Son, bir şeylerin başlangıcıydı; başlangıçsa bir şeylerin sona ereceğinin habercisi...
Başlıyoruz, sona erecek
Sona eriyor, ve başlıyor
Ve o da sona eriyor çünkü başlamıştı.

O kadar heyecanlı ve mutluyum, aynı zamanda da o kadar bıkkın ve yorgunum ki...
Çelişkiyi çok severken bir yandan da nefret edecek kadar da çelişikim.

Düşünmek hakkında düşünmeye çalışırken düşünmekten kaçarken buluyorum kendimi. Ardından benden beklenebilecek en mantıklı hareketi yapıp kahkahayı atıveriyorum. Hayır delirmedim. Hala aklım sağlam, sadece benden kaçmak istiyor o kadar. Hala nefes alıyoruz, nefes veriyoruz. Kalp atışlarımızı dinliyoruz. Düzenli atmıyorlar, üzülemiyoruz.

"En iyisini, en doğrusunu bilir beden"
Çünkü en iyi şekilde hayatta kalmaya programlanmıştır.
Buna güvenerek daha fazla irdelemiyorum.

Yuvarlanıyorum

ve

Kapatıyorum...