10 Şubat 2012 Cuma

Dönme Dolap



Açıyorum...

Son, bir şeylerin başlangıcıydı; başlangıçsa bir şeylerin sona ereceğinin habercisi...
Başlıyoruz, sona erecek
Sona eriyor, ve başlıyor
Ve o da sona eriyor çünkü başlamıştı.

O kadar heyecanlı ve mutluyum, aynı zamanda da o kadar bıkkın ve yorgunum ki...
Çelişkiyi çok severken bir yandan da nefret edecek kadar da çelişikim.

Düşünmek hakkında düşünmeye çalışırken düşünmekten kaçarken buluyorum kendimi. Ardından benden beklenebilecek en mantıklı hareketi yapıp kahkahayı atıveriyorum. Hayır delirmedim. Hala aklım sağlam, sadece benden kaçmak istiyor o kadar. Hala nefes alıyoruz, nefes veriyoruz. Kalp atışlarımızı dinliyoruz. Düzenli atmıyorlar, üzülemiyoruz.

"En iyisini, en doğrusunu bilir beden"
Çünkü en iyi şekilde hayatta kalmaya programlanmıştır.
Buna güvenerek daha fazla irdelemiyorum.

Yuvarlanıyorum

ve

Kapatıyorum...


18 Ocak 2012 Çarşamba

entropiyi hissetmek #2 : mutlak sıfırın cazibesi

 

"i am home again!"

Boşluğun ortasında hiçbir şey yapmamak; sigarasızlık, ağaçsızlık ve güneşsizliğin hissettirdiği huzursuzluk. Yine kafanda oluşan karmaşaya belli bir düzen verme çabası, yine düzenin ne olduğunu bir türlü kestirememek. Her zaman olduğu gibi zamanı sorgulamak, geldiğin noktayı yine anlayamamak ve bu anlamsızlıklarla başa çıkabilme mekanizması üretmeye bile tenezzül etmemek! Kimsenin seni kurtarmaya gelmeyeceğine artık inanmak, kurtulmanın bir yolu olmadığını da anlamak. Kararsızlık içerisinde çırpınırken aldığın kararların seni terk etmesi. Uzun süren hiçlik sonucu metafora bile gerek olmadan kaslarının eridiğini görmek, buna çok da aldırış etmemek. Neyi istediğini bilememek, kendini tanıyamamak. Kendini tanıdığını sanmak ve her seferinde yanıldığını görmek. Belki de demek; "belki de kendini tanıyamaman senin suçun değildir" demek. En sonunda kaçınılmaz bir biçimde "Belki'leri de hayatından çıkarmak". Kısır döngülere atılacak dehşetli kahkahalar için içinde neşenin bulunmaması. Hissizliğin dibine vurmak ve bunun için endişelenecek endişenin bile kaçıp gitmesi.

"You stole my pure intentions

You are the sickness in between 

Let me in, I’ll bury the pain"

Yapabileceğin her şeyi yaptın ve yine de seni görmezden geldiler. Ortalama bir insandan daha yukarılarda olduğunu sandın ve kendi dünyandaki açtığın o devasa çukurun içine yuvarlandın. Üstelik seni yakıp çukuru kapattılar ve senden yakılabilecek şahane kömürler elde ettiler. Artık süpermarketlerde fakir fukaranın evini ısıtabilecek kadar erdemli bir işe sahiptin. Ama sen yine de kaçmayı yeğledin. Yüksek hızlarda koşmayı denedin, görelilik seni buldu ve yine başladığın noktaya getirdi. Çabaladıkça lanet newton yasaları stabiliteni korumanı sağladı. İdealizmin aslında bir bok kadar sığ olduğunu gördün. Çünkü çabaladıkça kendi açtığın çukurlarda debelenmek, kaderindi.

Olan düzen içerisindeki kapalı bir sistemde ideallerine ulaşmak için mutlak sıfıra inmen gerekirdi. Bunu düşünememiştin...

Ama yine de;

not: na böle bişi vardı ordan şeyettim ben: entropiyi hissetmek
not 2: şarkıyı ve görseli gönderen insana teşekkürlerimi borç bildim. borcumu kapattım böylece.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Deney 2: Bakarsan parçacık, bakmazsan dalga. Şimdi kalk ve başka açıdan bak



pantolon, bir ilüzyondur

Aslında görmek istediğin şeyleri gördüğünü’ zaten bildiğini varsayıyorum. Demek istediğim, insanlar görmek istediklerini, inanmak istediklerini görürler ve bundan sonra o gerçeklik, kişinin kendi gerçekliği halini alır –ki bunu zaten biliyorsun-. Kendini istersen bir peygamber olarak görürsün, buna inanırsın ve bir de bakarsın ki insanlar da bir süre sonra sanki sen peygambermişsin gibi davranmaya başlarlar. Kendini gerizekalının önde gideni, beceriksiz bir mahlukat olarak görürsen ve buna yürekten inanırsan da önü alınamaz bir şekilde başarısızlıklar zincirini başlatmış olursun. Nerden mi biliyorum? Hepsini en şahane şekilde deneyimledim...

Kendini görmeyi, kendine inanmayı geçip karşı taraf hakkında konuşalım. Birini vazgeçilmez bir dost olarak görürsen, o senin hayatının sonuna kadar dostun olarak kalır. Düşmanların için de aynı bakış geçerli. Hatta bazı durumlarda ailen için bile bu bakış geçerlidir. Kendine olan bakışından biraz zor olarak, burada karşı tarafın da bakışı önemlidir. Senin inandığına, gördüğüne, hissettiğine karşı tarafın da inanması, görmesi, hissetmesi gerekli. Eğer karşı tarafı ikna etmeye niyetliysen, kendini ona açmalısın. Kendinden bir parçayı ona vermelisin. Bu oldukça zordur çünkü kaybetme olasılığı –eğer ki kaybedeceğini düşünüyorsan- mevcuttur ve kendini ona açtıktan sonra kaybedersen, kendini de  kaybetmiş olacağını düşünürsün, hatta buna inanırsın. Peki şunu yapmaya ve düşünmeye ne dersin? Kendini aç, kendinden bir parçayı ver, oldu ki kaybettin; bu senin değil, onun kaybıdır (klasik düşünce yapısı bazen işe yarar (klasik düşünce yapısının açıklayabildiği olaylar çerçevesinde kalındığı sürece)). Eğer ki kendine inancın, kendine olan sevgi ve saygın yeterli ölçüdeyse –burada birtakım ölçü birimlerinden bahsetmek isterdim fakat ne yazık ki mümkün gözükmüyor-, kendini kaybedeceğin korkusundan sıyrılabilirsin. Fakat yeterli ölçüde ‘kendine inanç, sevgi, saygı’ yoksa, kaybetme korkusundan ödün patlayacağından dolayı kendini asla açamazsın ve onu asla kazanamazsın.

Do or do not. There is no try

Yapacağın, kendinin merkezde olduğu bir çember düşünmek. Bir kaç uzunluk ölçü birimi uzağında ise çember ve çember üzerinde sonsuz sayıda noktaya yerleşmiş koltuklar; ve her bir koltuk senin dünyaya bakış açın. Referans noktası olarak istediğin koltuğu seçebilirsin. O koltuklar, seni özgür kılabilecek sahip olduğun en değerli nesnelerdir.  Bakış açılarını istediğin zaman değiştirebilir, istediğin yargıya sahip olabilir ve istediğin kadar korkusuz olabilirsin. Koltuklar, yüzyıllardır –hatta binyıllardır- sembolik olarak insana güç veren şeylerdir. Koltukları sen yarattığın için, kendi evreninin hükümdarı olursun. Üstelik her bir koltuğun dizaynını seçme özgürlüğün bile var, çoğu hükümdar buna sahip bile değildi. Yalnız oldukça önemli bir şeyi unutmamalısın: tek bir koltuğa oturup oradan kalkmazsan, o koltuk eninde sonunda seni yer, bitirir. Bu yüzden başına gelen her olayda, karşında her kim varsa, kararlarında, yaşamında vs. sürekli koltuk değiştirmeli ve tüm açılardan bakabilme yetisine sahip olabilmelisin. Elbette ki hoşuna giden bir konumda olan yaslanma yerinin yüksek olduğu kırmızı bir koltuk olacaktır. Demek istediğim, o koltuk senin referans koltuğun olsun, kabul ama arada diğer koltuklara da oturmaktan çekinme.

mor zürafa, sadece tek bir koltuktan sana mor gözüküyorsa, o gerçekten mor zürafa değildir.

Yaşamın kendisi bir deneydir. Sınırsız hayal gücü, sınırsız imajinasyon gücün varsa, elde edemeyeceğin hiç bir şey yoktur.

20 Aralık 2011 Salı

Fatal Errör: Kapa ve Kaç

 

"Her sabah aynı cümle ile uyanıyor ve her gece lanetler ederek yatağıma uzanıyorum.
"Bu gün kesinlikle yapacağım"...

Arabaların çok fazla kullanmadığı, birkaç katlı müstakil evlerin arkasında kalan ıslak yolda yürürken kafasından geçen buydu. Bu yolu neden tercih ettiğini sorsanız, size kalabalıktan uzak kalmak, arabaların mekanik seslerini bir nebze daha az duymak, önden bakıldığında gösterişli gözüken müstakil evlerin arka yüzlerini görmek istemek ve yürürken düşünmek gibi bahaneler sıralardı. Bahane üretmekte üzerine yoktu, o bir bahane makinesiydi.

"En azından çabalıyorum."

Neye neden çabaladığı sorusunu yönelttiğinizde size saçma sapan gelecek cevaplar verirdi. Üstelik verdiği cevaplarla da gurur duyan sefil bir mahlukattı. O'na göre, çabalamadan yaşanılmazdı ve "en azından çabalamak" büyük bir erdemdi. Örneğin yatağından çalışma masasına 2 ay gibi bir süreçte transfer olmayı "başarabilmiş"ti. Şimdi önüne mutfak masası gibi uzun yollardan geçmesi gereken zorlu bir hedef seçmişti. B planı olarak da oturma odasını düşünmekteydi. Sürekli dediği ve sonuna kadar haklı olduğunu düşündüğü gibi; bir B planı her zaman olmalıydı.

"Acaba seçimlerim yanlış mı?"

Kendi yazgısını kendisinin belirlediğini biliyordu ama geldiği noktaya baktığında gördüğü "başarısızlıklar", kararlarını ve seçimlerini sorgulamaya yöneltiyordu O'nu. Üstelik bu sorgulamanın doğru-yanlış savaşında hangi tarafta olduğunu kestirmek oldukça güçtü. Yargıdan, irdelemekten, sorgulamaktan nefret ettiğini anımsadı ve dolayısıyla da seçimlerinin yanlış olduğuna kanaat getirdi. Bu, gerçekten kaçınılmaz ve dehşet verici bir sonuçtu.

Gerekli olduğuna inandığı o karar, hala daha yoldaydı ve o gelene kadar aciz bir gök taşından farksızdı.

Ve şimdi asıl itiraf zamanı gelmişti: "Korkuyorum!"

Geçmişten, gelecekten, şimdiden, paradan, işten, okuldan, projeden, sevmekten, sevilmekten, acı çekmekten, böcekten, insandan, hayvandan, dosttan, düşmandan, yemekten, içmekten, uyumaktan, spor yapmaktan, duygulardan, kalpten, mideden, beyinden, işemekten, sevişmekten, konuşmaktan, anlatmaktan, yazmaktan, anlaşılmaktan, anlaşılamamaktan, yardımlardan, ottan, boktan, ondan, bundan, yaşamaktan...

Aç-kapa döngüsünün "kapa" noktasından döngüye heyecanlı bir bakış fırlatıverdi. Kaçış, şu ana kadar başarabildiği, bildiği tek ve en etkili yöntemdi! 


3 Kasım 2011 Perşembe

Sıcaklık, mühim bir etkendir

Gözlerimi yormayı pek sevmezdim. Kala kala 3-5 tane kalmış kirpiklerime sürdüğüm rimel bile çok değerli gözlerimi yormaya yeterdi de artardı bile. Odamın ışığını loşlaştırmam, işte tam da bu yüzdendi. Çalışma masamın üzerini oldukça gereksiz nesneler işgal ediyordu, bu nedenle de inanılmaz bir yer sorunu mevcuttu, fakat aldırış etmedim. Çok seksi olduğunu düşündüğüm bilgisayarımın önünde otururken, tam da bu sorunu düşünmek için çaba harcamaktaydım. Bu sırada yan taraftaki komidinimin üzerinde bulunan grimsi-yapışkan bir cisme gözüm ilişti. Cisim etrafı ısıtıyor, aynı zamanda da üzerinden dumanlar çıkartıyordu. Ne zaman yakmış olduğumu unuttuğum sigaramdan bir nefes çekerek, kendi oluşturduğum dumanlarla grimsi-yapışkan-cisim’den çıkan dumanlar arasında bir ahenk yaratmak istercesine üfledim.

-“sanırım masamda yer kalmadığı için koydum seni buraya” dedim.

-“vıcık vıcık” diyebildi sadece bana.

Bu esnada sevgili dostum İlhami gelmiş, koltukta oturmaktaydı. Yapabileceğim en iyi şey ona bir fincan çay ikram etmekti. Daha fazlasını yapmak istesem de yapamadım. Bir süre sadece bakıştık, sonra çekti gitti.

Yorgun gözlerimi grimsi-yapışkan-cisim’den çevirip tekrar ekrana odaklamaya çalışırken, elimdeki amaçsız sigaraya bakarken yakaladım kendimi. Kendimi, sürekli bilinçsiz bir şekilde bir şeyler yaparken bulmam beni rahatsız etti. Ekrana bakmaktan vazgeçip tekrar nesneye doğru yönelttim kafamı.

-“madem seni çıkarıp, üzeri pek de dolu olmadığı için seni taşımanın haklı gururunu taşıyan komidinimin üzerine koydum, o halde sadece hissetmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok” dedim.

-“vicuvk” etti.

Bu noktadan sonra diyeceklerim, yaşadıklarımı pek de anlatmaya yetmez. Zira hissettiğim, insanlığın daha önce hiç deneyimlemediği bir hissiyattı. Tek sorun, grimsi-yapışkan-cismin beni kontrol altına almak istercesine çıkardığı dumanları solumaktı, çünkü bir nebze olsun içimdeki insanı hatırlatıyor, dolayısıyla hissiyatıma gem vuruyordu. Bunun üzerine onu komidinin üzerinden aldım ve biraz soğuması için buzluğa koydum. Odama geldim ve yere oturdum. “Şu anda yeniden hissetmeye hazırım” dediğim esnada, oldukça özel anlamlar yüklemiş olduğum hissiyat geri geldi ve biraz muhabbet ettik, biraz seviştik. Şunu belirtmek isterim ki, bu esnada zamanın yatay eksendeki lineer ilerlemesinden dikey olarak çıkmış bulunmaktaydım.  Bu yüzden gerçekte ne kadar süre geçti bilmiyorum...

Bir süre sonra, yani yeterince tatmin olduktan sonra, acıkmış olduğumu fark ederek mutfağa yöneldim ve buzdolabını açtım. Buzluğa koyduğum grimsi-yapışkan-cismi hatırladım ve panik halinde buzluğu açtım. İşte orada, oldukça katılaşmış ve soğuk bir halde duruyordu. Hemen aldım ve ısınmasını beklemeden ait olduğu yer olarak düşünülen kafamın içine geri koydum.

Bu hamlemden sonra, yapılacak tek şeyin sadece uyumak olduğunu düşünebildim ve daha fazla düşünemeden yatağıma yöneldim.


11 Ekim 2011 Salı

Sonun Başlangıcı

 
Aslında sadece beyin kıvrımlarının içinde inşa ettiğin rutubetli, kuytu ve oldukça muhafazakar bir köşeden seyretmekteydin dünyayı. Ta ki köşenden sadece üç dakikalığına ayrılıp da bir arkadaşa bakıp gelene kadar... Geri döndüğünde 10536 farklı köşe ve 10536 farklı kendinle karşılaşman, kaçınılmaz sonunun başlangıcı olmuştu.

Ne olduğun belli değildi, aynı zamanda hem her şeyken hem de hiçbir şeydin. Hangisi işine geliyorsa o oluyordun, duruma göre değişiyordu yani. Heissenberg’e öpücükler gönderip bir yandan da gizlice orta parmağını gösteriyordun. Fütursuzca oradan oraya salınımlar yapıyordun, üstelik belli bir periyodun bile yoktu. Beyin kıvrımların düğümlenmişti ve düşüncelerin emsalsiz bir girişim deseni oluşturuyordu. Sadece bir tanen, hangi köşeyi seçmesi gerektiğine dair ihtimal hesapları yapmaya başladığı anda, geriye kalanların isyanı basıp tepinmeye başlıyorlardı. Bir Mjoranda evreninde 10536 adet Mjoranda tepinmeye başladığında ise, hali hazırda kusursuz bir biçimde yamuk olan eksen kusurlu bir biçimde kaymaya başlıyordu. Bunun sonucunda ise karşı konulamaz girdaplar ve mini karadelikler oluşturuyordu. Şimdiden bir kaç Mjoranda, çekimin etkisine kapılıp tekilliğin içerisindeki sonsuz boşluğa düşmüştü bile... Sadece ufacık bir olasılık hesabı, kendinden bir kaç parçanın ölmesine sebebiyet verebilecek ölçüde önem arz ediyordu. Şimdiye kadar tanımlanagelmiş, var olan hiç bir olasılık dağılımına uymaman, korkudan tüm girilebilir durumlara girmeni sağlıyor, böylelikle konumunu veya durumunu hiç bir şekilde anlayamamana sebebiyet veriyordu.

Kaçınılmaz sonun bir an önce sona ermesini büyük bir şiddetle arzularken, bir yandan da delilere taş çıkartırcasına bunun keyfini sürüyordun. Gök gürlüyordu ve çılgınlar gibi kahkaha atıyordun. İdealar dünyanı, titiz bir biçimde yarattığın kurt delikleriyle gerçeğe taşıyordun. Böylece ganglionların hiç olmadığı kadar mutlu oluyor ve hiç deneyimlemediği kadar büyük bir kaosu yaşıyordu.

En sonunda, son’u sona erdirmek adına haince bir plan tasarladın: Olabildiğince büyük bir karadelik yaratıp tüm Mjoranda’ları tekilliğe göndermek. Böylelikle tekliğin kudretini ve şatafatını, bir sonraki bölünmene kadar huzur içinde sürdürebilecektin.

9 Ekim 2011 Pazar

bir üşengeçlik hikayesi #1 : nasıl asosyal oldum

-"aga dolaşıp napıcaz şimdi bu sıcakta/soğukta çekilmez hiç. gel evde takılalım."

Aslında her şey keyfime düşkünlüğümle başladı. Sevgili götüm pek bir sever devrilip yatmayı. O yüzden, mantıklı olan şey her zaman evde takılmaktı.

-"yea dışarıda içmek çok pahalı, evde içelim bak hem müziği de kendimiz seçebiliriz rahat rahat oh."

Abi bence çok mantıklı yani sonuçta öğrenciyiz. Niye bara gidip içilsin ki hem bangır bangır müzik var hem de verdiğin paraya yazık sonuçta 3 liralık biraya 5-6 lira veriyorsun yazık nan o.O

-"of şimdi bu insanın muhabbeti de hiç çekilmez, en iyisi görmemezliğe gelip hemen sıvışayım."

Lan bazen insanlar çok boş konuşuyor yani dinlemek istemiyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, o an dinleyesim olmuyor arkadaş. Aslında gayet de meraklı bir insanımdır ve fekat o kadar çok vıdı vıdı dinledim ki yıllarca, sıktı...

-"yorgunluktan/sıcaktan/soğuktan öldüm, bir an önce eve gidip kendimi yatağa atmam lazım."

Bazı insanlar tanıdım, sıcaktan ve soğuktan etkilenmiyorlar. Üşümeyen, terlemeyen insan olur mu be ya? Yorulduklarında bile çaktırmıyorlar. Ya da işin aslı, ben çok bıdırdanıyorum o yüzden insanlar bıdırdanmayınca da sanki bir şikayetleri yokmuş gibime geliyor. Evet mümkün.

-"şimdi buna ben düşüncelerimi anlatsam kesin dalga geçer o yüzden kendime saklayayım."

Bu, son noktaya yaklaştıran şey oldu beni. Aklımdan geçenleri söyleyememek, dalga geçileceğimi hissetmek ve sonunda her boku içime atmak. Hayırlısı olsun diyelim.

-"şimdi buracıkta bir şey söylesem kimse anlamayacak o zaman susayım."

Ve en sonunda Mjora hanfendi asosyal oldu. Son nokta hep susmak oldu. Susup konuşmamak oldu. Konuştukça saçmalamak oldu. Saçmaladıkça anlaşılamamak oldu. Anlaşılamadıkça da çabalamamak oldu.

Tek suçum sefa pezevenkliği!