11 Ekim 2011 Salı

Sonun Başlangıcı

 
Aslında sadece beyin kıvrımlarının içinde inşa ettiğin rutubetli, kuytu ve oldukça muhafazakar bir köşeden seyretmekteydin dünyayı. Ta ki köşenden sadece üç dakikalığına ayrılıp da bir arkadaşa bakıp gelene kadar... Geri döndüğünde 10536 farklı köşe ve 10536 farklı kendinle karşılaşman, kaçınılmaz sonunun başlangıcı olmuştu.

Ne olduğun belli değildi, aynı zamanda hem her şeyken hem de hiçbir şeydin. Hangisi işine geliyorsa o oluyordun, duruma göre değişiyordu yani. Heissenberg’e öpücükler gönderip bir yandan da gizlice orta parmağını gösteriyordun. Fütursuzca oradan oraya salınımlar yapıyordun, üstelik belli bir periyodun bile yoktu. Beyin kıvrımların düğümlenmişti ve düşüncelerin emsalsiz bir girişim deseni oluşturuyordu. Sadece bir tanen, hangi köşeyi seçmesi gerektiğine dair ihtimal hesapları yapmaya başladığı anda, geriye kalanların isyanı basıp tepinmeye başlıyorlardı. Bir Mjoranda evreninde 10536 adet Mjoranda tepinmeye başladığında ise, hali hazırda kusursuz bir biçimde yamuk olan eksen kusurlu bir biçimde kaymaya başlıyordu. Bunun sonucunda ise karşı konulamaz girdaplar ve mini karadelikler oluşturuyordu. Şimdiden bir kaç Mjoranda, çekimin etkisine kapılıp tekilliğin içerisindeki sonsuz boşluğa düşmüştü bile... Sadece ufacık bir olasılık hesabı, kendinden bir kaç parçanın ölmesine sebebiyet verebilecek ölçüde önem arz ediyordu. Şimdiye kadar tanımlanagelmiş, var olan hiç bir olasılık dağılımına uymaman, korkudan tüm girilebilir durumlara girmeni sağlıyor, böylelikle konumunu veya durumunu hiç bir şekilde anlayamamana sebebiyet veriyordu.

Kaçınılmaz sonun bir an önce sona ermesini büyük bir şiddetle arzularken, bir yandan da delilere taş çıkartırcasına bunun keyfini sürüyordun. Gök gürlüyordu ve çılgınlar gibi kahkaha atıyordun. İdealar dünyanı, titiz bir biçimde yarattığın kurt delikleriyle gerçeğe taşıyordun. Böylece ganglionların hiç olmadığı kadar mutlu oluyor ve hiç deneyimlemediği kadar büyük bir kaosu yaşıyordu.

En sonunda, son’u sona erdirmek adına haince bir plan tasarladın: Olabildiğince büyük bir karadelik yaratıp tüm Mjoranda’ları tekilliğe göndermek. Böylelikle tekliğin kudretini ve şatafatını, bir sonraki bölünmene kadar huzur içinde sürdürebilecektin.

9 Ekim 2011 Pazar

bir üşengeçlik hikayesi #1 : nasıl asosyal oldum

-"aga dolaşıp napıcaz şimdi bu sıcakta/soğukta çekilmez hiç. gel evde takılalım."

Aslında her şey keyfime düşkünlüğümle başladı. Sevgili götüm pek bir sever devrilip yatmayı. O yüzden, mantıklı olan şey her zaman evde takılmaktı.

-"yea dışarıda içmek çok pahalı, evde içelim bak hem müziği de kendimiz seçebiliriz rahat rahat oh."

Abi bence çok mantıklı yani sonuçta öğrenciyiz. Niye bara gidip içilsin ki hem bangır bangır müzik var hem de verdiğin paraya yazık sonuçta 3 liralık biraya 5-6 lira veriyorsun yazık nan o.O

-"of şimdi bu insanın muhabbeti de hiç çekilmez, en iyisi görmemezliğe gelip hemen sıvışayım."

Lan bazen insanlar çok boş konuşuyor yani dinlemek istemiyorum. Ya da şöyle söyleyeyim, o an dinleyesim olmuyor arkadaş. Aslında gayet de meraklı bir insanımdır ve fekat o kadar çok vıdı vıdı dinledim ki yıllarca, sıktı...

-"yorgunluktan/sıcaktan/soğuktan öldüm, bir an önce eve gidip kendimi yatağa atmam lazım."

Bazı insanlar tanıdım, sıcaktan ve soğuktan etkilenmiyorlar. Üşümeyen, terlemeyen insan olur mu be ya? Yorulduklarında bile çaktırmıyorlar. Ya da işin aslı, ben çok bıdırdanıyorum o yüzden insanlar bıdırdanmayınca da sanki bir şikayetleri yokmuş gibime geliyor. Evet mümkün.

-"şimdi buna ben düşüncelerimi anlatsam kesin dalga geçer o yüzden kendime saklayayım."

Bu, son noktaya yaklaştıran şey oldu beni. Aklımdan geçenleri söyleyememek, dalga geçileceğimi hissetmek ve sonunda her boku içime atmak. Hayırlısı olsun diyelim.

-"şimdi buracıkta bir şey söylesem kimse anlamayacak o zaman susayım."

Ve en sonunda Mjora hanfendi asosyal oldu. Son nokta hep susmak oldu. Susup konuşmamak oldu. Konuştukça saçmalamak oldu. Saçmaladıkça anlaşılamamak oldu. Anlaşılamadıkça da çabalamamak oldu.

Tek suçum sefa pezevenkliği!

25 Eylül 2011 Pazar

GICIRTI'nın Cilvesi

Vallahi de billahi de ben çok şapşalım. Şapşal olduğum hususunda yeminler etmem de benim oldukça şapşal olduğumun bir göstergesi sanırsam. 

Son zamanlarda iç bükey aynalarla fazlasıyla haşır neşir oldum ve sonuç olarak hebele'yi tersten gördüm... Hebele burada oldukça mühim bir konu. Öyle ki, insan ne zaman şapşallığın sınırlarını aşıp kendi ekseni etrafında hoplayıp zıplamaya başlar, ne zaman düşündükleri ağzından çıkamaz -kaldı ki ortada düşündüğü bir şey de yoktur-, ne zaman elinin parmakları yetmez de ayağının parmaklarını yemeye başlar; işte o zaman hebele'yi görmüş olur. Tersten görmekse bambaşka bir durum. Evet tersten gördüğümü söyledim lakin bu hususta konuşmak, oldukça saçmalamama neden olacağından mütevellit, susmayı yeğliyorum.

Sevgili senler, evet, aylardır internet ortamından elimi ayağımı çekmişliğim var. Ha, yeniden kavuştum internete o ayrı konu. Konumuz internete yeniden kavuşmam değil. Konumuz nedir onu da bilmiyorum fakat ne idüğü belirsiz olan bu konuyu daha da dağıtmamak adına yeniden susuyorum. Bu konuyu kapatalım rica ederim. Yeniden başlamak gerekirse, internetsizliğin dibine vurduğum yaz aylarının ortalarında, başlarda oldukça zorlandım itiraf edeyim. Lakin insan evladı işte her şeye alışıyor. Çok büyük sıkıntılar çekip huzura erdiğinde bir bakarsın mesela, rahatlamışsın ama içinde sıkıntıya alışmanın ve artık o sıkıntının olmamasının verdiği boşluk mevcut. Bu noktada yeni sıkıntılar yaratmak istersin ama eski sıkıntıların verdiği tadı vermez be hacı.

Bu paragrafta ise çamaşır makinesi konusuna değinmek istiyorum. Yepyeni, 2. el bir çamaşır makinesi aldık geçen gün. Adamlar geldi, kurdu, bir tur çalıştırdı. Baktık güzel evet, aldık, ödedik 3-5 bir şey, derken akşam ayıptır söylemesi yaklaşık 3 haftadır birikmiş olan çamaşırlarımı attım bir güzel yıkansınlar diye; fakat bir de ne duyalım?! GICIRRRTT diye bir ses! Makine adeta viyaklıyor efendim. Kayışı gevşemiştir diye düşünerek adamı aradık ama adam makinenin 2 aydır çalışmadığını ve sesin bir iki yıkama sonrasında geçebileceğini söyledi. Bu esnada benim aklıma 131. sokakta ve 31 numaralı dairede oturduğum geldi. Sinirle tebessüm ettim hayata. (not: 131. sokak tabelasındaki başta yazan 1'i silmişler, onu da bugün fark ettim).

Son paragraf olabileceğini umduğum bu paragrafta ise yazı yazmayı unuttuğumdan bahsetmek isterim. Evet, unutmuşum. Yaz tatilinde iken beynimi kapatmıştım, şimdi yeniden açtım tabiki açmak lazım sonuçta, neyse; lakin bir de ne göreyim, aynı anda yüzlerce şey beynime üşüşmekte -tamam, bu her zamanki hali- ve onları düzenli bir sıraya sokamıyorum. Sonuç olarak da GICIIRRRT diye sesler beliriyor ve kulağımdan dumanlar çıkıyor. E haliyle bir kaç kere çalıştırdıktan sonra düzene girmesini umuyoruz cümleten. 

Bol bol gülmenizi salık vererek sımsıkı sarılıyorum ibişlere!

24 Eylül 2011 Cumartesi

Tıkanma


Vakti zamanında yaşadıkların, düşündüklerin, hissettiklerin yüzünden kapatırsın kendini. Kendini her şeyinle birlikte bir sandığa kilitler ve midenin derinliklerine saklarsın. Kendinle beraber inançlarını da, güvenini de, hislerini de sandığa koyarsın. İçi boş bir oyuncak ayıdan farkın kalmayana kadar sahip olduğun her şeyi gömersin midenin derinliklerine. Anahtarı da savurlayıp atarsın çünkü artık ihtiyacın olmadığını düşünürsün. Hayatını devam ettirebilmek için o sandık sonsuza kadar midende kalmalıdır. Benliğini tamamen metalden bir robota dönüştürmeden önce, kendini yok etmemeli fakat saklamalısındır.

Bir süre sonra midende boş yer kalmadığı için yemekten kesilmiş olarak bulursun kendini. Tüm “iyi” yönlerin midendeki o tahta sandıktadır. Ne de olsa artık kimseye göstermene gerek yoktur kendini. Geçmişin ruhunda yarattığı tüm darbeleri ruhunla beraber yakarak yok etmek istersin. Böylelikle hiçbir şeyi ciddiye almadan yaşayabileceğini sanırsın. İdeallerini, amaçlarını yok edersin ki hayatın tüm keyifli yanları bedenine akabilsin. Sonuç olarak artık acı çekmeyeceğini düşünürsün. Kendini kimseye anlatma gibi bir derdin de kalmaz artık. Gücün, paylaşma olmaksızın var olabileceğini savunursun.

Ve nihayet, en kıymetli dostun zaman, sana ihanet eder. Gizlice midene girer ve sen daha ne olduğunu anlamadan sandığı açar. Ne de olsa zamanın her zaman bir yedek anahtarı vardır. Bir anda tüm benliğin ruhunla bütünleşirken, sen kendine acıyabileceğin bir köşede oturup transa girersin. Kalbin dayanılamayacak bir şiddette atmaya başlar ve nefes almakta güçlük çekersin. Yaşadığın karmaşaya doktorlar, profesörler ve bilimum bilim adamları bile tanı koyamaz. Zaman seni hazırlıksız yakalamıştır.

Düşüncelerin ve duyguların arasında ebediyete kadar sürecek bir savaş başlar böylece. Duyguların yeniden serbest kalmanın verdiği coşkuyla çeneni açmak isterken, mantığın o vakte kadar oldukça sağlam bir şekilde tasarlayıp geliştirdiği savunma mekanizmasıyla çeneni sıkı sıkıya kapatır. İsteklerin tarafsız kalmayı tercih ederken sinsice duygularının yanında yer alır, fark edemezsin. Mantığına karşı isteklerin, oldukça ikiyüzlü bir tavır takınmıştır.

Savaş tüm şiddetiyle devam ederken sen, oturup düşünecek boş beyin parçası bile bulamazsın. Boş kalan yerlere paranoya oturmuş, hakem edasıyla savaşı izler.

Bütünlüğünü koruyamamanın verdiği öfke, mantığınla ittifak kurar ve duygularını sırtından bıçaklar. Bir nebze sevinirsin buna çünkü en azından duygularından bir parça, mantığınla birlik olmuştur. Bütünlüğe bir adım daha yaklaştığını sanmanın sevinci de bir süre sonra mantığının yanında yer alır. Böylelikle yavaş ve emin olduğunu sandığın adımlarla bütünlüğüne kavuştuğuna ikna olursun. İşte o an savaşın sona erdiğini sanıp coşkuyla yeniden kazandığın kendini tebrik edersin. Beyninde bir parti verirsin ve kutlama yaparsın. Duyguların, düşüncelerin, mantığın, hislerin heyecanla şampanyalarını yudumlarken ansızın içeriye paranoya girer ve barışı bozmak için elinden geleni ardına koymaz. Nihayetinde uyku, bu sözde barışa daha fazla dayanamaz ve bedenini terk eder.

Yeniden ve yeniden, en baştan başlaman gerektiğini hissedip bir sandık yapmanın doğru olacağını düşünürsün fakat içinde bir şeyler buna engel olur. Bu şeylerin duyguların olduğunu anlarsın. Sana derinlerden artık kendisini saklamasına gerek kalmadığını haykırır. Sen de duygularını dinlersin zira mantığın oldukça yorulmuştur bu savaştan. Kendini nadasa bırakırsın ve ne halleri varsa görsünler felsefesini benimsersin.

Sonuçta, helis çizmeyi pek de seven bir döngünün içerisinde, oldukça yüksek bir levelde tıkanmayı yaşayan bir insan evladı olup çıkarsın...


Not: Görsel Leonardo Benasalvas Medina adlı sanatçıya aittir.

12 Ağustos 2011 Cuma

ölü adama ağıt

Gün, her zaman olduğu gibi uyanmamla beraber başlamıştı. Gergin hava herkesi mutlu etmezdi fakat huzur buluyordum yağmurda. Bedenim uyanmıştı, zihnimi de uyandırdıktan sonra parmaklarımla dünyaya giriş yapmıştım. Ah o sahte dünya... Tıpkı senin kadar sahteydi. Sana yüklediğim anlamların sahteliği gibi. Hislerimin gerçekliğine karşı senin sahteliğin savaş veriyordu. Tek bir yalanla başlayan bu savaş, içten içe senin önündeki perdeleri kaldırmıştı. İşte çırılçıplak oradaydın. Sahnede kendini övüyordun. Ne kadar “enfes” bir insan olduğundan bahsediyordun ve herkes seni alkışlıyordu. Alkış almaya bayılırdın. Ama bunu asla göstermeyecek kadar da “çakal”dın. Ufak çakallıklarla mutlu oluyordun. Ben bile seni alkışlamıştım daha önceki gösterilerinde. O gösterilerde üzerinde gerçekten “enfes” kostümler vardı. Göz alıcı ve parlaktı kostümlerin, ışınlar üzerinde kırılıp mükemmel açılarla gözüme geliyordu o zamanlar. Yalanına teşekkür etmem lazım. Çırılçıplak sahnedesin ve üzerine düşen ışınlar bedenindeki tüm kusurları ortaya çıkarıyor. Kıyafetlerini ben çıkardım ve seni yeniden sahneye koydum. Bu sefer bakış açım farklıydı ve hata yaptın. Oysa ki ne kadar zeki olduğundan söz edilmesine bayılırdın. Ama gerçekleri söyleyemeyecek kadar da korkağın tekiydin. Tek bir yalanla perdeler açılmış, oyunun başlamıştı.

Yalana tahammül edemediğimi bilemezdin oysa ki. Beni tanımamayı seçmiştin çünkü. Sahteliğin eline kılıcını almış hislerime doğru sinsice yaklaşıyordu. Engel olmadım, çünkü elime kılıcımı alıp boynunu kesmek gibi dürtülere sahiptim. Sahteliğin hislerime ağır darbeler vururken ben ağlıyordum. Hislerimin ölüme yaklaştığı her adımda hıçkırıklara boğuluyordum, gözlerimden kelimenin tam anlamıyla şelale akıyordu. Kelimelerin tam anlamlarının bazen ne kadar işe yaradıklarını düşündüm o sırada. Metaforlara bile gerek kalmadan işlerini halledebiliyorlardı. Sonra gülümsedim. Metafor bile yapmaktan aciz olduğunu gördüm. Sahnede kıvranıyordun. Böcek gibiydin. Böcekleri sevmediğimi anımsadım. Oyunun çok kısa sürdü tıpkı benim ağlamam gibi. Herkes seni ayakta alkışlarken ben sessizce salonu terk ettim. Hislerimi, sahteliğini, gerçekliğini, şahaneliğini, acizliğini, seni, seni seven beni, sana dair her şeyi ve her şeyimi o salonda bıraktım ve çektim gittim...


11 Ağustos 2011 Perşembe

Deney 1: Introduction to your own body

Kuramsal Kesim

Beynin olmasaydı her ‘şey’ çok farklı olurdu. Bazen duymamak, görmemek iyidir. Karanlık ve sessizlik iyidir, çünkü duymaz ve görmezsin. Hem kör hem de sağır olduğunu düşün, huzur içinde olmaz mısın? Yoksa görmeyi ve duymayı mı tercih etmelisin? Veya loş ışık altında, sadece sana hitap eden ‘şey’ler görüp duymalısın. Sana hitap edenlere mi bakmalısın yalnızca? Üzerine ışık tuttuğunda bedenini göremediğin ama karanlıkta sadece gözlerinin parladığı bir ‘şey’i dünya üzerinde tanımlayamadığın ve sadece kafanda yarattığın canavarlar olarak algılarsan, o zaman ne duymanın ne de görmenin bir anlamı kalır. Oysaki o yaratığın bedenini de görebilseydin, için daha rahat ederdi. İçin rahat etmesi için mi görüyoruz o vakit?

Sahip olduğun beş duyu organından başka, hissetmekte mi saklı yaşamak? Bu 5 duyu organı ile deneyimlediğin ‘şey’lerin sende yarattığı hissiyatlar mı yaşamını anlamlı kılıyor? Peki nasıl hissedebildiğini hiç düşündün mü sayın sen? Hormonlar mı sadece? Teorimi duymak (okumak) istersen; beyninde daha evvelden bir şekilde yer etmiş anıların veya imajların, kokuların, tatların, seslerin vesaire; o anda 5 duyu organının herhangi biri ile algıladığın ‘şey’ sayesinde önce beyninde başlayan, sonra da bütün vücuduna yayılan danstır hissetmek. Ne çeşit bir dans olduğunun önemi yok. Hissetmek, daha önce sakladığın bir takım anı veya tecrübelerin o anki yaşadıklarınla sevişmesidir. Bunun sonucunda da hormonlar ürer. Belki adrenalin salgılanır ve kalbin atmaya başlar, terlersin, belki başka bir hormon senin bağırsaklarının çalışmasını sağlar. Sonuç olarak geçmiş ve şimdinin kombosunu çekersin bedeninde. Bu sadece onlarca teori arasından biri.

Deneyin Yapılışı

1.  Kesim

Seni, bedenini düşünmeye sevk edecek bir eğlenceye davet ediyorum. Odanın içinde yere otur, ışığı kapat, ortamı sessizleştir ve kendini bomboş bir odada yerde otururken hayal et. Odanın penceresi ve kapısı olmasın. Bu odada otururken aklında yine bomboş bir odada oturduğunun hayali olsun ve o hayalde de bomboş bir odada otur ve onda da aynı şekilde... Zaman ve mekanı bir şekilde yitirmelisin yeterince eğlenebilmek için. Onu da hallettikten sonra kelimeleri çıkar aklından. Kelime diye bir ‘şey’ olmadığını düşün. Sadece düşüncenin olduğunu düşünerek düşüncelerinle düşünmeye başla. Bunu her bir kademedeki boş odalarda oturan sen’ler için de yapmalısın. Bu davet sona erdiğinde neler ‘hissettiğini’ benle paylaş. Çünkü bu önemli. Bu davet aslında senin üzerinde yaptığım deneyin bir parçası. Bu deneyi sadece ben sana değil, sen de kendine yapıyorsun bunu unutma.

2.   Kesim

Her gün sabah kalktığında tuvaletteki işeme, diş fırçalama gibi işlerin bittiğinde aynaya bak. Yanaklarını mıncıkla ve omzunu öp. Duş alırken bedeninin her bir noktasını okşa. Eğer cinsel olarak uyarılmayı hedeflediğimi düşündüysen bloguma bir daha uğrama.

Yemek hazırlarken tüm malzemelere sevgi sözcükleri fısılda. Su içmeden önce sıkıca kavradığın bardağa doğru gülümse ve suyu öp. Birkaç denemeden sonra ne ‘hissettiğini’ benle paylaş. Çünkü bunlar da birer deney.

Tam tersini de yapabilirsin. Tavsiye etmememe rağmen denemek istersen seni engelleyemem.

Not:

·     Raporunda kuramsal kesim yazmana gerek olmamakla birlikte, veriler, verilerin çözümlenmesi ve yorum çok önemlidir. İsteyen grafik çizebilir, milimetrik kağıda ihtiyaç yoktur.

·        Yazıda gizlenmiş bir ‘şey’i bulana artı 5 puan bonus verilecektir.

İçimin en derinlerinden gelen not (aslen yazının alt mesajı): okulu, deney yapmayı, rapor yazmayı çok özledim...

23 Temmuz 2011 Cumartesi

akış

ihtiyacı olana doğru koşturma isteği, içinde bulunduğu anı hatırlatan tek şeydi. beyninin içinde boş kalmış hücrenin duvarlarını yıkma zamanı gelmişti, o an en çok istediği buydu. bunun için de bütün gücünü toplayıp konsantre olması gerekiyordu. kendinde olmasını sağlayan rüzgar kuzenine teşekkür etti; huzurunu sağlayan balkona da...  ve akış başlamıştı.

kapat, aç. paradokslar yarat. işin içinden çıkamayınca kendinle alay et.

aidiyet hissetme ihtiyacından dolayı içinde bulunduğu yeri seviyordu ve bundan dolayı oldukça mutluydu. doğduğu toprakları, yaşadığı şehri, büyüdüğü evi, ona bir şeyler katan insanları, bir şeyler kattığı insanları, hepsine karşı oldukça şefkatli bir sevgi büyümüştü bir anda içinde. fakat o da ne, beyninin sağ tarafından kendisinin ufak bir kopyası hortlamış ve ona "seni aptal şey, hiç bir yere ait olmadığını hala daha anlayamadın mı?" diye çıkışmıştı. haklı buluyordu onu o yüzden bir müddet konuşmasına izin verdi.

"sadece bu gezegen üzerinde bulunduğun topraklara anlam yükleme çabası neden? aidiyat isteği neden? sen ki koskocaman evrende miniminnacık bir güneş sisteminin dandik bir gezegenindeki senin gibi milyonlarcası arasından bir tanesisin ve kendini kendin kadar kısıtlı bir yere neden hapsediyorsun ki? tüm evren sana aitken sen ne diye küçücük parçalarla uğraşıyorsun? eğer izin verirsen sana Tanrı ile bütünleşme fırsatını veririm. bunun için yapman gereken tek şey sadece beni dinlemek."

akışı başlat, engel olma, olabildiğine saçmala, diğerlerine aldırma.

iskelet gibi kalmış çelimsiz kolları, gözüne iliştiğinde kendisiyle alay etmeye başladı. yolda yürürken hayal etti kendisini. yürürken takır tukur sesler çıkabilirdi. peşinde de bir sürü köpek koştururdu herhalde. bu görüntü gözünün önüne geldiğinde önce bir güldü. daha sonra sağ taraf tekrar devreye girmişti.

kendini sev. tüm insanlığı sevme yolculuğuna kendini severek başla. kendini doyurmadan onları besleyemezsin. kendini sev. akışı başlat. 

bir takım kavramlara bakış açısı değişiyordu sanki. gerçekten herkes kendi başınaydı bunu anlayabilmişti (veya kendini kandırıyordu). o halde ilişki ne kadar saçma bir şeydi. düşününce, birbirinin hayatını zora sokan iki insanın bir arada yaşaması kadar büyük bir saçmalık daha bulamadı. kendisiyle olmalıydı. duşa girdi ve kendisiyle sevişti.

kendi dünyanın Tanrısı'sın. ve Tanrı yalnızdır. Tanrı size değil, siz Tanrıya aitsiniz. ve hepiniz kendi içinizdeki dünyanın yapayalnız Tanrılarısınız!

hissettikleri çok değişik duygulardı. sanki gelişimi süresince oluşturduğu katmanları kaldırıp süpürüyordu. bu temizlik onda titrek bir sevinç yaşatıyordu. her bir tabakadaki tozu, kiri, pası temizlerken, silinmeyenleri de saklamak zorundaydı.

en derin katmanları kullan. en sağlam tabakaların derinliklerine göm. böylece bir daha asla çıkamasınlar. böylece bir daha asla sana zarar veremesinler. basit bir halının altına atma. tüm katmanları geçip çekirdeğe ulaşana kadar asla durma. çekirdeğe sapla. 

gözlerinin önünde, dünyasının merkezine seyahat ederken, aklına çılgınca bir fikir geldi. çekirdeğe ulaşıp görevini tamamladıktan sonra, katmanları çıkarken kendini yeniden inşa edecekti.



bilincini kaybet. akış sona ersin.