düzgün olmayan çokyüzlü bir gezegen bu. bilinenin aksine toparlağımsı değil. yumak yumak olmuş, işin içinden çıkılamaz bir biçimde ve çığrından çıkmış halde çeşitli titreşimler yapan değişik bir gezegen. çeşit çeşit gezegen var sonuçta. bu da bi gezegen.
23 Kasım 2016 Çarşamba
şey gibi...
ne desem boş gibi,
boş değil de sanki böyle
anlamsız gibi.?
Anlamsızdan ziyade
önemsiz gibi.?
Ne hissetsem boş gibi,
boş değil de sanki böyle
askıda parçacık gibi.?
Askıda parçacık derken,
yine boşlukta gibi...
Bunu hep yaşıyorum sanki,
kendimi bildim bileli
sanki böyle geçmişten bir zaman gibi.
zaman derken bir anı sanki,
önemsiz gibi...
anlatamıyorum sanki...
16 Ağustos 2016 Salı
Sarımsak
Billur'un bu duygusuna getirilecek açıklamalar bir yana dursun, Billur'u kısaca tanımaya yönelik çok da ilginç olmayan bir işe girişelim:
Billur 27 yaşında. Çok sevdiği, çok istediği için çevre mühendisliği okumuş. Sadece öğrenmek, bilmek için okumuş. Bir kaç başarısız iş denemesinden sonra bu mesleği yapmak istemediğine karar vermiş. Billur işsiz. Billur sıradan bir insan aslında. Kahve saçları, kahve gözleri olmakla beraber ortalama bir görünüşe sahip. Billur'un bu konuda çok iyiyim diye ısrar ettiği bir mevzu yok. Düz bir insan kendileri. Billur'a soralım, neden kendini sarımsak gibi hissediyorsun Billur?"
-"Sarımsak konusunda insanlar ikiye ayrılırlar. Ya sarımsağı çok severler ya da ondan nefret ederler. Fakat sarımsağı çok seven insanlara sarımsağın zararı dokunur, mideleri ağrıyabilir, nefesleri kokar ve diğer insanları tiksindirir, tansiyonu düşürüp bayılmaya sebebiyet verebilir. Fakat sarımsağı her koşulda, hiçbir tiksinti olmadan seven insanlar da vardır. Bu noktada sarımsağı görülmemiş bir iştahla tüketirler. Kendimi sarımsak gibi hissediyorum çünkü sanırım taze bittim."
5 Mayıs 2016 Perşembe
Başlangıcın Öyküsü
Bir varmış, bir yokmuş. Develer
tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar
iken... Bir zamanlar tekilliğe gönderilmiş 10536 adet Mjoranda varmış.
Kendilerini bilerek, isteyerek, bir olma arzusu içinde yanıp tutuşarak kendi yarattığı
karadeliğin içerisine yollamış. Tekilleşmiş, bütün olmuş. Zaman geçmiş Dünya
üzerinde. Saniye, sezyum atomunun yarılanma süresi olarak tanımlanmış, gün
Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönme süresi olarak belirlenmiş, yıl ise
Dünya’nın Güneş etrafında 1 periyodunu tamamlaması olarak atfedilmiş.
Böylelikle saniyeler dakikaları, saatleri, günleri, yılları kovalamış. Zaman,
geçmiş... Ama karadeliğin içerisinde zaman yokmuş çünkü orası tekillikmiş,
orada zaman kavramı bulunmuyormuş.
Derken bir gün Mjoranda bir anda
bir akdeliğin içerisinden garip bir evrenin içerisine doğru saçılmış. Saymaya
çalışmış hemen kendisini, “acaba bu sefer kaç taneyim” diye lakin sayamamış. O
kadar hızlı saçılmış ki, neye uğradığını şaşırmış.
Saçıldığı evren bilinen, gözlenen
evren değilmiş. Şimdiye kadar hiç bir insan o evreni gözlemleyememiş. Bir kısım
Mjoranda korkmuş haliyle, bir kısmısı ise şaşırmış, kimisi heyecanlanırken,
kimileri ise meraklanmış. Tüm duyguları yaşamış her bir parça. Sonuçta yeni bir
evrenmiş, kendisini nelerin beklediğini bilmiyormuş.
Geleceğin gizemine derin bir
hayranlık besleyerek her bir parça, kendine özgü Mjoranda hızlarında bu
bilinmeyen evrende genişlemeye başlamış...
Devam edecek mi? Kim bilir?
NOT: Bir de şu vardı ordan belki devam etti bu, ama bunu da kesin bilemiyoruz, lakin kesin de diyebiliriz bazı durumlarda: "Sonun Başlangıcı"
1 Nisan 2016 Cuma
Fani
Bir yerlerde sıkışmıştı Fani. Arada böyle hissettiği oluyordu ama hiç bu kadar yoğun hissetmemişti. Düşündükçe sıkışma oranı artıyor, sanki basınç onu ezip kağıt haline getirecekmiş hissiyatı oluşturuyordu. Artan basınç, ısının da yükselmesine neden oluyor, zaman zaman öfkesini kontrol edememe noktasına geliveriyordu.
Fani bir gün deniz kıyısında oturmuş çayını yudumlarken, kendini hiçbir şey düşünmez halde buldu. Bu boşluk hissiyatının verdiği rahatlığa dayanarak kendisini bir güzel yıkadı. Fani, kendisini boşluğun kutsallığı ile yıkadı. Bilinmezliğin, olasılıkların karmaşasının, basitliğin, kuralların, kuralsızlığın ve akla gelip onu meşgul eden tüm beyin heykelciklerinin kanatları ile yıkadı. Fani o gün kimi zaman Tanrı, kimi zaman boşluk, kimi zaman evren, kimi zaman elektronlar, kimi zaman her şey, kimi zaman ise hiçbir şeyin varlığı, belki de yokluğu tarafından kutsandı.
Fani'nin farkettiği ilk şey fani olmadığıydı. O faniydi ama değildi de.
Ama bunun hiçbir önemi yoktu...
16 Ocak 2016 Cumartesi
Yer Değişimi Korkusu
Korkuyoruz.
Başka bir açıklaması yok.
Korkuyorsun, kaybetmekten, başaramamaktan, elde edememekten,
kazanamamaktan...
Aklında hep olumsuz düşünceler, hep –me eki...
Kıçını kaldırsan, başka koltuğa geçsen bir de oradan baksan
aslında,
O kadar çok koltuk var ki
Her koltukta farklı gözler
Gözler ki düşünceleri değiştiren.
Çakılıp kalmışsın koltuğuna,
Tıpkı siyasiler gibi
Koltuk sevdası işte, bırakamıyorsun onu.
Güç gibi geliyor sana, çünkü çok şey kattı sana.
Hep o koltuktan baktın alıştın.
Oysaki kalk ve dolaş, tüm dünyayı dolaş, tanı, onu, beni,
seni, kendini, diğerlerini, herkesi...
Hepimiz aynıyız, farklı koltuklarda oturan insanlarız
sadece...
NOT: Bir de bu var Bakarsan parçacık, bakmazsan dalga
2 Eylül 2015 Çarşamba
Misafir Odası
Hepimizin iki şeye ihtiyacı var:
Kimsenin giremediği küçük, gizli bir yer. Bu yerde her şey yapılabilir. Burada yaptıklarını kimse görmeyecek, bilmeyecek, sorgulamayacaktır. Dünyanın kanunları bu küçük odada geçerli olmayacaktır. En önemlisi kendinden bile saklanabilecektir burada insan, buradan çıktığında yaptıklarından utanmayacaktır. Hatırlamayacaktır bile. Hatırlasa bile yüzünde küçük bir gülümseme ile hayatına devam edebilecek olgunluğu bu odada öğrenmiş olacaktır.
Bir de, hiçbir şeyin ondan gizli kalması gerekmeyen, her şeyi bilen; bilmese bile bilmemesi dert edilmeyecek, çünkü her şeyin anlatılabileceği biri. Sıradan biri. Yalnızca bugünün günahlarını değil, geçmişin sana yaptıklarını da kollarının arasında eritebilen, önemsizleştirebilen biri. Kollarında gerçekte hiç güç olmayan ama bir şekilde sana güç vermeyi başaran biri. Tıpkı senin gibi, senden farksız biri. Seni affetmesi gerekmeyen, sana kızamayacak kadar suçlu biri. Sen en akla hayale gelmedik, en yarışılmaz sandığın saçmalıklarını, çocukluklarını, kötülüklerini anlattığında elini gülümseyen dudaklarından çekip, parmaklarının arasından daha beterini bir pelerin gibi üzerine örten biri.
Kimsenin giremediği küçük, gizli bir yer. Bu yerde her şey yapılabilir. Burada yaptıklarını kimse görmeyecek, bilmeyecek, sorgulamayacaktır. Dünyanın kanunları bu küçük odada geçerli olmayacaktır. En önemlisi kendinden bile saklanabilecektir burada insan, buradan çıktığında yaptıklarından utanmayacaktır. Hatırlamayacaktır bile. Hatırlasa bile yüzünde küçük bir gülümseme ile hayatına devam edebilecek olgunluğu bu odada öğrenmiş olacaktır.
Bir de, hiçbir şeyin ondan gizli kalması gerekmeyen, her şeyi bilen; bilmese bile bilmemesi dert edilmeyecek, çünkü her şeyin anlatılabileceği biri. Sıradan biri. Yalnızca bugünün günahlarını değil, geçmişin sana yaptıklarını da kollarının arasında eritebilen, önemsizleştirebilen biri. Kollarında gerçekte hiç güç olmayan ama bir şekilde sana güç vermeyi başaran biri. Tıpkı senin gibi, senden farksız biri. Seni affetmesi gerekmeyen, sana kızamayacak kadar suçlu biri. Sen en akla hayale gelmedik, en yarışılmaz sandığın saçmalıklarını, çocukluklarını, kötülüklerini anlattığında elini gülümseyen dudaklarından çekip, parmaklarının arasından daha beterini bir pelerin gibi üzerine örten biri.
‘’Sana ihtiyacım var. Olabildiğince çok. Ne
kadar var olursan o kadar iyi.’’
Cevapsız kalacak mektuplar
yazmanın heyecanına ihtiyacımız var. Yazdığımıza cevap olduğunu anlamadığımız
başka mektuplar almanın akıl karışıklığına da. Zor durumda kalmaya,
tanımadığımızı sandığımız birinden yardım almanın güçsüzlüğüne ihtiyacımız var.
Ne istediğimizi bilmeden odalar boyunca dolaşıp, çekmeceleri açıp kapatmaya, bir türlü dinmeyen huzursuzluğumuzun kaynağını uzun uzun aradıktan sonra yalnızca tek istediğimizin yalnızca bir bardak su olduğunu anlamanın huzuruna ihtiyacımız var.
Bütün
bunlar olmasa da olur, hayati olan tek bir mesele var: Ona ihtiyacım var.
‘’Çünkü burası çok kalabalık. İnsanlar
gürültücü, üstelik beni dinlemiyorlar.’’
Ona masallardaki kötülerin dünyayı ele geçirmeyi arzuladığı gibi ya da evindeki bütün eski kitapları, kullanılmayan eşyayı, çerçöpü toplayıp yol kenarında arkadaşlarıyla tezgah kurup satmaya çalışan çocuğun para kazanma isteği gibi ihtiyaç duyuyorum. İhtiyaç duyuyorum ama onunla ne yapacağımı bile bilmiyorum. Yine de…
‘’Bildiğim küçük bir yer var. Oraya daha önce kimseyle birlikte gitmemiştim. Gitmek ister misin?’’
Yazan: "Adını vermek istemeyen mürit"
10 Temmuz 2015 Cuma
Kalk
Birileri beni dürterek 'kalk!' diyordu. 'Kalk hadi'. Seslerin nereden geldiğini anlayamıyordum, sanki ben derinlerde bir yerlerdeydim. Fısıltı gibiydi tüm konuşmalar. Tek seçebildiğim kelime 'kalk!'.
Burnuma garip bir koku geliyordu. Neredeydim? Kokuyu anlamlandıramıyordum, çok ağır ve keskindi.
Zorlukla tek gözümü açtım.Karanlık ve bulanık. Sanki gecenin ortasında tepemde onlarca insan varmış gibi. Bayıldım mı acaba? Sesler hala daha bana 'kalk!' diyordu ve ben inatla nereden, nasıl ve ne şekilde kalkacağımı bilmiyordum. Vücudumun şekli konusunda şüphelerim vardı. Kolum neredeydi? Peki ya sol bacağım?
-'KALK!'
Bekliyordum. Neyi? Birileri beni kaldırmalı diye düşünüyordum. Madem kalkmamı istiyorlar, o zaman kaldırmalılar. Bekliyordum ve her geçen saniye birilerini bekleyerek daha da inat ediyordum.
Tek yapmam gereken kalkmak iken ben onu da yapamıyordum.
Ha vücudumu hissetsem, belki kendi başıma kalkabileceğim. Çok mu acelesi var kalkmanın? Bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Kalkmalıyım galiba evet. Peki ama nasıl? Lanet vücudumun hiç bir zerresini hissedemezken, nasıl? Bana yardım etmezlerse, nasıl? Kafamda buna benzer sorularla dolu renk cümbüşü varken, ben nasıl...
Uzun zaman oldu, hala kalkamadım. Hala kalkmayı bekliyorum. Bazen doğrulur gibi olduğum anlar oluyor, heyecanlanıyorum. Galiba bir gün kalkacağım....
Burnuma garip bir koku geliyordu. Neredeydim? Kokuyu anlamlandıramıyordum, çok ağır ve keskindi.
Zorlukla tek gözümü açtım.Karanlık ve bulanık. Sanki gecenin ortasında tepemde onlarca insan varmış gibi. Bayıldım mı acaba? Sesler hala daha bana 'kalk!' diyordu ve ben inatla nereden, nasıl ve ne şekilde kalkacağımı bilmiyordum. Vücudumun şekli konusunda şüphelerim vardı. Kolum neredeydi? Peki ya sol bacağım?
-'KALK!'
Bekliyordum. Neyi? Birileri beni kaldırmalı diye düşünüyordum. Madem kalkmamı istiyorlar, o zaman kaldırmalılar. Bekliyordum ve her geçen saniye birilerini bekleyerek daha da inat ediyordum.
Tek yapmam gereken kalkmak iken ben onu da yapamıyordum.
Ha vücudumu hissetsem, belki kendi başıma kalkabileceğim. Çok mu acelesi var kalkmanın? Bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Kalkmalıyım galiba evet. Peki ama nasıl? Lanet vücudumun hiç bir zerresini hissedemezken, nasıl? Bana yardım etmezlerse, nasıl? Kafamda buna benzer sorularla dolu renk cümbüşü varken, ben nasıl...
Uzun zaman oldu, hala kalkamadım. Hala kalkmayı bekliyorum. Bazen doğrulur gibi olduğum anlar oluyor, heyecanlanıyorum. Galiba bir gün kalkacağım....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
