26 Eylül 2017 Salı

King Kong

Hava sabah açık olmasına rağmen, öğleden sonra bulutlanmaya başlamıştı. Gökgürültüsüne benzer bir sesle irkildim. Hemen koşup salonun camından baktım; gökdelenlerle aynı boydaydı! Ama imkansız, King Kong sadece masallarda değil miydi?!

king kong ile ilgili görsel sonucu

-                -“Görüyor musun sen de benim gördüğümü?!”
-                -“Buradan kaçmamız lazım, gel benimle.”

Ve kaçış başladı. Sokaklarda insanlar çıldırmış gibi, korkudan nereye koştukları belli olmuyordu. O ise elimi tutmuş, nereye gittiğini bilir bir biçimde net davranışlar sergiliyordu.  -Arabalar yolları o kadar tıkamıştı ki, insanlar arabalarından inmek zorunda kalmış, çığlıklar atarak etrafta koşuşturuyor, millet hunharca birbirini eziyordu. King Kong ise etrafı yıkmakla ve var gücüyle bağırmakla meşguldü. Sanki aradığı bir şey varmış gibi etrafa terör saçıyordu. -O’nun bu net tavırlarına derinden güvenmekle birlikte, içimde yine de endişe yumak olmuş, karnımla kalbim arası tenis topuna dönüşmüştü.

King Kong bu tarafa doğru geliyor, yaklaşıyor! Hemen saklanmalıyız!

      -“Hadi şu taraftan”

Biraz ilerideki ağaçlık tepeye varmıştık. Buradan her şey daha net gözüküyor, King Kong dehşet saçmaya ve yaklaşmaya devam ediyordu.  Durduk; bana baktı. Korktuğu, endişenin onda da tenis topuna dönüştüğü her halinden belli olmasına karşın, tereddütsüz bir biçimde gözlerimin içine baktı.

      -“Korktuğunu biliyorum, ben de korkuyorum. Benimle kal, her ne olursa olsun benimle kal.”

Tepeyi geçtik, şimdi alçak binaların ve tek katlı evlerin bulunduğu bir mahalleden geçiyoruz. King Kong’un dehşet verici bağırışları azaldı fakat yaklaşmaya da devam ediyor. Biz kaçtıkça, o yaklaşıyor, o yaklaştıkça küçülüyor, biz ise ellerimizi daha sıkı kenetliyor ve yavaşlıyoruz.

Bir köşe döndük, çıkmaz sokak, geniş bir alan. Yanlış yerdeyiz. King Kong yaklaşıyor, artık öfkesi azalmışa benziyor, etrafı yıkmıyor, bağırmıyor ve yaklaşıyor. King Kong küçülüyor. Yaklaşıyor ve küçülüyor. O bana sarılıyor, ben de O’na. King Kong şimdi yanımızda. O da ne? King Kong sadece bir karış!


-bit-

23 Aralık 2016 Cuma

/\_mini tartışma_/\


Belki de söylemek istediklerim vardı ve bu söylemek istediklerimi ne şekilde söyleyeceğimi bilemiyordum. “nasıl”ı bir türlü kafamda oturtamamam, bir takım sorunlara sebebiyet veriyordu. Veya vermiyordu, sadece gerginlik nedeniyle tüm bunların sorun olduğunu düşünüyordum.

Herkes istediğini hissetmekte serbest,
Ben kendim olmakta serbestim,
Peki bu gerginlik neyden kaynaklanıyor?”

Gerginlik, herhangi bir kuvvet uygulandığında ortaya çıkmalıydı. Duyguların yoğunluğu kuvvetin şiddetini belirlemekteydi o halde. Kaçınılan duygular bariz bir etki kuvveti iken, sanırım gerginlik ise bu koşullar altında tepki kuvveti oluyordu. Bazen bu kuvvetlerin bileşkesi bir cisim olan beni bir yerlere taşıyor, alan içinde hareket eden yüklü bir parçacık gibi davranmama neden oluyordu. Bazense, tüm kuvvetlerin bileşkesi sıfır oluyor, boşlukta kalakalıp varlığımı sorgulatıyordu.

Herkes bir yerlerde varoluşuna anlamlar yüklemeye çalışırken, ben bu anlamların hiçbirinde varolamıyordum. Peki o halde bu cismani varlığımı açıklayacak bir teori var mıydı?”

Mutlak sıfırın herşeyi kapsadığı bir evrende istediğim kadar gerileyim, hiç bir tesiri olmayacaktı. Herşeyler kümesinin içindeki bir takım şeylere dokunurdu elbet fakat sonuç yine sıfırı vermeyecek miydi? 1 olma hali ile 0 olma hali arasında bir fark göremiyordum. Sanırım gözlüğümü değiştirmenin vakti gelmişti. Tüm bu manasız tartışmaların sebebi, bir türlü değiştiremediğim gözlüklerimdi!...


Suçlu bulundu, tartışma kapanmıştır.



23 Kasım 2016 Çarşamba

şey gibi...



ne desem boş gibi,
boş değil de sanki böyle
anlamsız gibi.?
Anlamsızdan ziyade
önemsiz gibi.?

Ne hissetsem boş gibi,
boş değil de sanki böyle
askıda parçacık gibi.?
Askıda parçacık derken,
yine boşlukta gibi...

Bunu hep yaşıyorum sanki,
kendimi bildim bileli
sanki böyle geçmişten bir zaman gibi.
zaman derken bir anı sanki,
önemsiz gibi...

anlatamıyorum sanki...

16 Ağustos 2016 Salı

Sarımsak

Billur kendisini daha önce hiç olmadığı kadar sarımsak gibi hissediyordu. Hiç bu kadar yoğun yaşamamıştı bu duyguyu, adeta sarımsaktı. Sarımsağın ta kendisiydi.

Billur'un bu duygusuna getirilecek açıklamalar bir yana dursun, Billur'u kısaca tanımaya yönelik çok da ilginç olmayan bir işe girişelim:

Billur 27 yaşında. Çok sevdiği, çok istediği için çevre mühendisliği okumuş. Sadece öğrenmek, bilmek için okumuş. Bir kaç başarısız iş denemesinden sonra bu mesleği yapmak istemediğine karar vermiş. Billur işsiz. Billur sıradan bir insan aslında. Kahve saçları, kahve gözleri olmakla beraber ortalama bir görünüşe sahip. Billur'un bu konuda çok iyiyim diye ısrar ettiği bir mevzu yok. Düz bir insan kendileri. Billur'a soralım, neden kendini sarımsak gibi hissediyorsun Billur?"

-"Sarımsak konusunda insanlar ikiye ayrılırlar. Ya sarımsağı çok severler ya da ondan nefret ederler. Fakat sarımsağı çok seven insanlara sarımsağın zararı dokunur, mideleri ağrıyabilir, nefesleri kokar ve diğer insanları tiksindirir, tansiyonu düşürüp bayılmaya sebebiyet verebilir. Fakat sarımsağı her koşulda, hiçbir tiksinti olmadan seven insanlar da vardır. Bu noktada sarımsağı görülmemiş bir iştahla tüketirler. Kendimi sarımsak gibi hissediyorum çünkü sanırım taze bittim."




5 Mayıs 2016 Perşembe

Başlangıcın Öyküsü


Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken... Bir zamanlar tekilliğe gönderilmiş 10536 adet Mjoranda varmış. Kendilerini bilerek, isteyerek, bir olma arzusu içinde yanıp tutuşarak kendi yarattığı karadeliğin içerisine yollamış. Tekilleşmiş, bütün olmuş. Zaman geçmiş Dünya üzerinde. Saniye, sezyum atomunun yarılanma süresi olarak tanımlanmış, gün Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönme süresi olarak belirlenmiş, yıl ise Dünya’nın Güneş etrafında 1 periyodunu tamamlaması olarak atfedilmiş. Böylelikle saniyeler dakikaları, saatleri, günleri, yılları kovalamış. Zaman, geçmiş... Ama karadeliğin içerisinde zaman yokmuş çünkü orası tekillikmiş, orada zaman kavramı bulunmuyormuş.

Derken bir gün Mjoranda bir anda bir akdeliğin içerisinden garip bir evrenin içerisine doğru saçılmış. Saymaya çalışmış hemen kendisini, “acaba bu sefer kaç taneyim” diye lakin sayamamış. O kadar hızlı saçılmış ki, neye uğradığını şaşırmış.

Saçıldığı evren bilinen, gözlenen evren değilmiş. Şimdiye kadar hiç bir insan o evreni gözlemleyememiş. Bir kısım Mjoranda korkmuş haliyle, bir kısmısı ise şaşırmış, kimisi heyecanlanırken, kimileri ise meraklanmış. Tüm duyguları yaşamış her bir parça. Sonuçta yeni bir evrenmiş, kendisini nelerin beklediğini bilmiyormuş.

Geleceğin gizemine derin bir hayranlık besleyerek her bir parça, kendine özgü Mjoranda hızlarında bu bilinmeyen evrende genişlemeye başlamış...


Devam edecek mi? Kim bilir?

NOT: Bir de şu vardı ordan belki devam etti bu, ama bunu da kesin bilemiyoruz, lakin kesin de diyebiliriz bazı durumlarda: "Sonun Başlangıcı" 


1 Nisan 2016 Cuma

Fani


Bir yerlerde sıkışmıştı Fani. Arada böyle hissettiği oluyordu ama hiç bu kadar yoğun hissetmemişti. Düşündükçe sıkışma oranı artıyor, sanki basınç onu ezip kağıt haline getirecekmiş hissiyatı oluşturuyordu. Artan basınç, ısının da yükselmesine neden oluyor, zaman zaman öfkesini kontrol edememe noktasına geliveriyordu.

Fani bir gün deniz kıyısında oturmuş çayını yudumlarken, kendini hiçbir şey düşünmez halde buldu. Bu boşluk hissiyatının verdiği rahatlığa dayanarak kendisini bir güzel yıkadı. Fani, kendisini boşluğun kutsallığı ile yıkadı. Bilinmezliğin, olasılıkların karmaşasının, basitliğin, kuralların, kuralsızlığın ve akla gelip onu meşgul eden tüm beyin heykelciklerinin kanatları ile yıkadı. Fani o gün kimi zaman Tanrı, kimi zaman boşluk, kimi zaman evren, kimi zaman elektronlar, kimi zaman her şey, kimi zaman ise hiçbir şeyin varlığı, belki de yokluğu tarafından kutsandı.

Fani'nin farkettiği ilk şey fani olmadığıydı. O faniydi ama değildi de.

Ama bunun hiçbir önemi yoktu...


16 Ocak 2016 Cumartesi

Yer Değişimi Korkusu

Korkuyoruz. 
Başka bir açıklaması yok.
Korkuyorsun, kaybetmekten, başaramamaktan, elde edememekten, kazanamamaktan...
Aklında hep olumsuz düşünceler, hep –me eki...
Kıçını kaldırsan, başka koltuğa geçsen bir de oradan baksan aslında,
O kadar çok koltuk var ki
Her koltukta farklı gözler
Gözler ki düşünceleri değiştiren.
Çakılıp kalmışsın koltuğuna,
Tıpkı siyasiler gibi
Koltuk sevdası işte, bırakamıyorsun onu.
Güç gibi geliyor sana, çünkü çok şey kattı sana.
Hep o koltuktan baktın alıştın.
Oysaki kalk ve dolaş, tüm dünyayı dolaş, tanı, onu, beni, seni, kendini, diğerlerini, herkesi...

Hepimiz aynıyız, farklı koltuklarda oturan insanlarız sadece...

2 Eylül 2015 Çarşamba

Misafir Odası

 Hepimizin iki şeye ihtiyacı var:

Kimsenin giremediği küçük, gizli bir yer. Bu yerde her şey yapılabilir. Burada yaptıklarını kimse görmeyecek, bilmeyecek, sorgulamayacaktır. Dünyanın kanunları bu küçük odada geçerli olmayacaktır. En önemlisi kendinden bile saklanabilecektir burada insan, buradan çıktığında yaptıklarından utanmayacaktır. Hatırlamayacaktır bile. Hatırlasa bile yüzünde küçük bir gülümseme ile hayatına devam edebilecek olgunluğu bu odada öğrenmiş olacaktır.

Bir de, hiçbir şeyin ondan gizli kalması gerekmeyen, her şeyi bilen; bilmese bile bilmemesi dert edilmeyecek, çünkü her şeyin anlatılabileceği biri. Sıradan biri. Yalnızca bugünün günahlarını değil, geçmişin sana yaptıklarını da kollarının arasında eritebilen, önemsizleştirebilen biri. Kollarında gerçekte hiç güç olmayan ama bir şekilde sana güç vermeyi başaran biri. Tıpkı senin gibi, senden farksız biri. Seni affetmesi gerekmeyen, sana kızamayacak kadar suçlu biri. Sen en akla hayale gelmedik, en yarışılmaz sandığın saçmalıklarını, çocukluklarını, kötülüklerini anlattığında elini gülümseyen dudaklarından çekip, parmaklarının arasından daha beterini bir pelerin gibi üzerine örten biri.

           ‘’Sana ihtiyacım var. Olabildiğince çok. Ne kadar var olursan o kadar iyi.’’

Cevapsız kalacak mektuplar yazmanın heyecanına ihtiyacımız var. Yazdığımıza cevap olduğunu anlamadığımız başka mektuplar almanın akıl karışıklığına da. Zor durumda kalmaya, tanımadığımızı sandığımız birinden yardım almanın güçsüzlüğüne ihtiyacımız var.

Ne istediğimizi bilmeden odalar boyunca dolaşıp, çekmeceleri açıp kapatmaya, bir türlü dinmeyen huzursuzluğumuzun kaynağını uzun uzun aradıktan sonra yalnızca tek istediğimizin yalnızca bir bardak su olduğunu anlamanın huzuruna ihtiyacımız var.

Bütün bunlar olmasa da olur, hayati olan tek bir mesele var: Ona ihtiyacım var.

           ‘’Çünkü burası çok kalabalık. İnsanlar gürültücü, üstelik beni dinlemiyorlar.’’

Ona masallardaki kötülerin dünyayı ele geçirmeyi arzuladığı gibi ya da evindeki bütün eski kitapları, kullanılmayan eşyayı, çerçöpü toplayıp yol kenarında arkadaşlarıyla tezgah kurup satmaya çalışan çocuğun para kazanma isteği gibi ihtiyaç duyuyorum. İhtiyaç duyuyorum ama onunla ne yapacağımı bile bilmiyorum. Yine de…


      ‘’Bildiğim küçük bir yer var. Oraya daha önce kimseyle birlikte gitmemiştim. Gitmek ister misin?’’ 




Yazan:  "Adını vermek istemeyen mürit"  

10 Temmuz 2015 Cuma

Kalk

Birileri beni dürterek 'kalk!' diyordu. 'Kalk hadi'. Seslerin nereden geldiğini anlayamıyordum, sanki ben derinlerde bir yerlerdeydim. Fısıltı gibiydi tüm konuşmalar. Tek seçebildiğim kelime 'kalk!'.

Burnuma garip bir koku geliyordu. Neredeydim? Kokuyu anlamlandıramıyordum, çok ağır ve keskindi.

Zorlukla tek gözümü açtım.Karanlık ve bulanık. Sanki gecenin ortasında tepemde onlarca insan varmış gibi. Bayıldım mı acaba? Sesler hala daha bana 'kalk!' diyordu ve ben inatla nereden, nasıl ve ne şekilde kalkacağımı bilmiyordum. Vücudumun şekli konusunda şüphelerim vardı. Kolum neredeydi? Peki ya sol bacağım?

-'KALK!'

Bekliyordum. Neyi? Birileri beni kaldırmalı diye düşünüyordum. Madem kalkmamı istiyorlar, o zaman kaldırmalılar. Bekliyordum ve her geçen saniye birilerini bekleyerek daha da inat ediyordum.

Tek yapmam gereken kalkmak iken ben onu da yapamıyordum.

Ha vücudumu hissetsem, belki kendi başıma kalkabileceğim. Çok mu acelesi var kalkmanın? Bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Kalkmalıyım galiba evet. Peki ama nasıl? Lanet vücudumun hiç bir zerresini hissedemezken, nasıl? Bana yardım etmezlerse, nasıl? Kafamda buna benzer sorularla dolu renk cümbüşü varken, ben nasıl...

Uzun zaman oldu, hala kalkamadım. Hala kalkmayı bekliyorum. Bazen doğrulur gibi olduğum anlar oluyor, heyecanlanıyorum. Galiba bir gün kalkacağım....


20 Ocak 2015 Salı

Game Over

Günler günleri tavşanı kovalayan tilki misali takip ederken, eylemsizliğini sürdürmeye gayret edersin. İstemediğin koşullarda, istemediğin şekillerde yaşam mücadeleni sürdürürken, mide bulantın sana eşlik eder, her gün bacağına giren kramplar yüzünden yürüyemezsin. İstememe durumu tüm bedenini zedeler, yorgun düşersin. Sonuçta ortada yaşanması gereken bir hayat vardır ve bu var olma durumudur seni bir şekilde hasta eden. Kafanı su dolu kovalara sokup çığlığını kimselere duyurmadan istediğin gibi atabilmekken tüm derdin, kafanı sokmaya değecek temiz su da bulamazsın üstelik. Her şey kirlidir ve her şeyden nefret edersin… Bazı günler bir şekilde, belki de yüce varlıklar tarafından güç gelir ve kendine asla yapmayacağını bildiğin sözler verip, kendini bu sözleri tutacağına inandırırsın. O inanç o kadar güçlüdür ki seni ancak üç gün ayakta tutabilir. Üç günün sonunda kafanı sokacak kovalar aramaya devam edersin. Kısır döngüdür bu! Tüm vücudun kısır döngü hastalığına yakalanmıştır. Yüce varlıklara inancın devam ettikçe döngüyü belki de kırabileceğini düşünürsün. Yüce varlıklara olan inancının sadece bir kandırmacadan ibaret olduğu fikrine şiddetle karşı çıkarsın ki bu bir nevi kendini korumadır.

Akrep yelkovanı var gücüyle kovalarken, boş sayfalara bakıp içini dökmek istiyorsun. Seni yargısız, sorgusuz ve sualsiz dinleyen o güzel beyaz sayfalar… Sen anlatırken tek yaptıkları sana izin vermek, seni özümsemek. İçini dökerken tıkanıyorsun, asıl çıkması gereken o lanet zehir çıkamıyor içinden çünkü kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyorsun. Beynindeki gıcırtı devam ederken kimse senden cümle kurmayı bekleyemez merak etme.

İşte buradayım, yanındayım. Senin gibiyim ben de, yalnız değilsin. İçini dökmek istersen beyaz sayfalar gibi dinlerim seni, asla yargılamam, asla karışmam sana. Konuşmamamı istersen susarım, ağzımı bıçak açmaz. Sen yeter ki anlat. Anlat ki yalnız olmadığını anla, sana destek olurum.


Şimdi yat, biraz dinlen. Yarın yine güçlü adamı oynama vakti…

14 Ocak 2014 Salı

Alıntı #1

"Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin 'medeni durum' dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiçbir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzene erişmek o denli kolay ki... Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki... Bırakıyorsun insanları onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İs yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım." 

Tezer Özlü bana diyecek bir şey bırakmamış...

11 Aralık 2013 Çarşamba

İçsel yalnızlık üzerine

Nasılsın? Sorusuyla başladı her şey. Gözlerimden süzülemeyen damlalar midemi yaktı, 3 yıldır uzatamayıp en sonunda uzatmayı başardığım tırnaklarımın harap olması ile sonuçlandı. Nasıl olduğum sorunsalı tabiki de onu pek de ilgilendirmiyordu, neticede sadece gözlerimden, belki de bir türlü yoluna sokamadığım saçlarımdan etkilenmişti. Fakat bu sorunun beni bu denli etkileyebileceğini düşünememiştim.

Nasılım? İyiyim hacı ya, iyiyim.

İyi neydi? Hangi noktada, hangi referansa göre iyi olunuyordu? Kötüydüm aslında, bence. Öksürüyordum ve çok derinlerde bir şeyler beni rahatsız ediyordu. Sevmeye çalışırken çuvallıyor, kendimi anlatmaya çalışırken anlaşılmaz sözler mırıldanıyordum. Bir konuda tutunamıyor, hemen diğer konuya koşturuyordum. Zihnim ani sıçramalar yaparken ağzım ve dilim düğümleniyordu. Duygularımsa saçmalıyor, gidişata ayak uyduramayarak beni uçlara sürüklüyordu. Uçlar tehlikeliydi, bize öğretilen buydu. Akabinde tehlikeden uzak durmaya çalıştım ve bilirkişilere danıştım. Bilirkişiler çok biliyor olsa gerek ki, duygudurumlarımı tek düzeliğin muhteşem uyumuna soktular. Böylelikle olan oldu: hissizlik...

Nasıl gidiyor? İyi hacı işte yuvarlanıp gidiyoruz.

Yuvarlanıyorum. Ne yaptığımı bilmez bir şekilde yuvarlanıyorum. Terkedilmenin ve terketmenin bana verdiği yetkiye dayanarak, yalnızlığın çekilmez notalarıyla, gelmişimle, geçmişimle, şu anda yapabildiğim tek şey yuvarlanmak. Yeni aldığım çift kişilik muhteşem yatağımda, yapabildiğim tek şey yuvarlanarak uyumak. Her eylemimde yuvarlanmak gizli. Kendimi yuvarlanarak bulacağıma olan inancımsa sonsuzdan birkaç basamak aşağıda. Yalnızlıkken tüm derdim, aslında kendime ne kadar ihtiyacım olduğunu unutmuşum. İnsan kendine muhtaçtır ve bunu asla farkedemez. Kendinle muhteşem birli olduğun an gerçek özgürlüğü tadarsın. Özgür değiliz, hiçbirimiz özgür değil. Aşık olup duruyoruz. Aşkın gerçek manasını bilmeden, anlamadan, kavrayamadan gelişine aşık oluyoruz. Hissettiğimiz saf, içsel yalnızlık ve bundan korkuyoruz, barışamadık...

"Aşıklar bireysel coşkularını umutsuzca tek bir yüce benlik halinde kaynaştırmaya çalışırlar, ama boşunadır. Doğası gereği her vücut bulmuş ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur..."

25 Kasım 2013 Pazartesi

Self-İnşaat

                    
Piyano notaları duyuyorum. Hafif alt notalarla süslenmiş güçlü, sert notalar. Flütle desteklenmiş sanki, hayır bir parça duyuyorum ben. Sesler yükselirken ellerimden mavi renk tutuyor; huzur işte orada.

Kendimi asla bitmeyecek bir bina gibi hissediyorum. Kaba inşaatı çocukluğumda atılmış. Kat çıkmak benim elimde. Rengini, dekorasyonunu, pencerelerini ve kapılarını ben seçeceğim. Asla bitmeyecek biliyorum fakat ne kadar çabalarsam, bitmeye o kadar yakın gözükecek. 

Benden koşar adımlarla kaçan bir sincap görüyorum. Sanki duyduğum notalarla senkron halde gidiyor. Yakalayamam, biliyorum. Sadece ardından ağlamaklı gözlerle veda edebilirim. Hoşçakal...

Aynalarla dolu bir odadayım, yansımalarım beni gözlüyor. Hepsi bana benziyor ve bir o kadar da eksikler. Sanki benim yansımam değiller! Aldırmıyorum. Benim görevim sadece binamı tamamlayabilmeye yaklaşmak. 

Huzur en derinliklerime gömüldü. Hiç bir şey hissedemiyorum. Hissetmek için çabalamıyorum bile. Sadece duruyorum ve oluyorum.

19 Kasım 2013 Salı

Hikmet-i Aidiyet

O' nun bir adı vardı: Hikmet. Ne hikmetse O' na bu isim konmuştu fakat adı ile alakası olmadığını seziyordu içten içe. Sıradan insanlar arasında olmayı seven, sıradan işine ve sıradan eşine son derece bağlı, hayatın ona sunduğu tüm imkanlardan memnun, sessiz sedasız alelade bir devlet memuruydu Hikmet. 

Bir gün yine sıradan işine sıradan yollardan giderken aklına son derece parlak bir fikir geldiğini sandı; işe değişik bir yoldan gitmek! İşte bu parlak fikir Hikmet' in hayatının dönüm noktası olacaktı. İşe değişik bir yoldan gitmek, aslında her gün aynı sıradan yoldan gitmenin ne kadar da sıkıcı olduğunu fark etmesini sağladı. Artık Hikmet, her gün farklı yollardan giderek hayatına renk kattığını düşünüyordu. Ta ki sonunda gidilecek farklı bir yol kombinasyonu kalmayıncaya kadar.

Hayatına devam edebilmesi için daha fazla değişiklik, daha fazla farklındalığa ihtiyacı olduğunu hissediyordu ve bu his gün geçtikçe kendisini kemirmeye başladı. Artık tüm olasılıkları düşünüyor, kafasında tartıyordu. "Ne yapsam hayatım daha farklı olmaya başlar" diye düşünmeden edemiyordu. Öncelikle bir devlet memuru çizgisinden hafifçe kaymaya başladı. Top sakal bıraktı, farklı ayakkabılar giymeye başladı; derken takım elbiselerini komple yaktı ve eşofmanla işe gitmeye başladı. Bu da yetmezmiş gibi saçlarını uzatıyordu! İnanılır gibi değildi! Kendisi de bu duruma şaşıyor, şaştıkça da daha fazla şaşası geliyor ve abuk giyinmenin, abuk tarz yaratmanın önünü alamıyordu. Tüm bu saçmalıklar yetmezmiş gibi bir de sevgilisi olmuştu Hikmet' in. Fakat öyle duygusal bir ilişkileri yoktu. Sadece cinsel amaçlarla bir araya geliyorlar, akabinde sigara içip ayrılıyorlardı. Sigaraya başlamıştı Hikmet! Olacak iş değildi...

Günler ve aylar birbirini kovalarken, yıllar tepesine bindi Hikmet' in. Zamanın nasıl geçtiğini çok geç fark eden Hikmet kendini bir gün, bir elinde şarap şişesi, bir elinde sigara, kafası acayip kıyak bir halde deniz kenarında yürürken ayağı bir taşa çarparak ufacık boyuyla yerle bütünleşmiş bir halde buldu. Koskoca kumsalda ufacık ayağıyla eşdeğer boyutlarda bu taşa çarpmanın bir işaret olabileceğini düşünüverdi Hikmet. Kendisine çekidüzen vermenin vakti gelmişti. İlk iş saçlarını kestirmek olacaktı. Neredeyse midesine kadar inen sakalıyla beraber saçlarını kestirdi, takım elbise aldı, işine geri döndü ve karısıyla barıştı. İlk zamanlarda aradığı o düzeni elbette yakalamakta zorlandı, çünkü çok alışmıştı düzensiz hayata. Fakat yine yıllar tepesine bindiğinde Hikmet' in, bir çocuğu bile olmuştu. 

Zamanla Hikmet' in neşesi söndü, içine kapandı ve adı ile daha fazla bütünleştiğini hissetmeye başladı. Fakat ortada Hikmet' i yiyip bitiren bir sorun vardı; kendisini hiç bir yere ait değilmiş gibi hissediyordu. Bu sorun kafasında öyle bir yere kodlanmıştı ki, belki çocukluğunda kaybolmuş olmanın getirdiği bilinçaltı öğesi bile olabilirdi. Zaman kodu besledi, Hikmet sorunu büyüttü ve nur-topu gibi bir aidiyetsizlik hissiyatı gelişiverdi. Zavallı Hikmet emekliliğinde torunlarıyla beraber oynarken bile bu his asla peşini bırakmadı, adeta sırtındaki kamburun ana nedeni olmuştu. Bir kriz anında Hikmet' in yaşamı sonlandığında ise hissettiği tek şey, aidiyet duygusuydu.

12 Nisan 2013 Cuma

Gerçekten

"Gerçekten sevmekle başladı aslında tüm hikaye. O kadar çok sevdi ki, sevgisini içine sığdıramadı. Sevgisini gerçeğe dönüştürmek için adım atmak istedi, düşündü, çareler aradı ve en sonunda daha fazla dayanamayıp patlayıverdi. Bu patlayış gerçekten etkileyici, dünyaları yaratacak nitelikte, varoluşun ilk tohumlarını atacak ölçüde muazzam büyüklükteydi. Kimileri patlayarak can verdiğini düşünürken, kimileri ise o tohumlarda hayat bulduğunu düşünüyordu yeniden. Benim fikrimi soracak olursanız, bunu asla bilemeyiz, yalnızca fikir yürütebiliriz. Çünkü gerçeklik, kendi gözümüzden gördüğümüzdür..."

"Gerçekten çok güçlü bir can sıkıntısı ile başka bir hikaye başladı. O kadar güçlüydü ki bu can sıkıntısı, patlasa dünyaları yaratır, içine minik canlılar yerleştirebilirdi. Can sıkıntısı genelde herhangi bir şeyi yaratmamasıyla ünlüydü fakat gerçekte bunun doğruluğu tartışılabilir bir mevzuydu. Daha fazla dayanamayıp patladı ve oyuncaklarını yaratıverdi. Bu noktadan sonra kimileri can sıkıntısının devam edeceğini düşünürken, kimileri ise bu durumun artık oyuncaklarıyla mutlu bir çocuk kadar can sıkıntısız bir sürecin başlangıcı olduğunu savunuyordu. Benim fikrimi soracak olursanız, hiç kimsenin beynini okuyamayız, düşüncelerini bilemeyiz. Fikir yürütmek bile bu hususta saçmalığın daniskası olur..."

"Gerçekten korkulardan kurulu bir binanın temelinde en az bina kadar korkak bir tuğlayla bir diğer hikaye başladı. Korkunun muazzamlığını diğer hikayelerden tahmin edebilirsiniz, fakat bunu asla bilemezsiniz. Zira tuğlanın yerinde değilsiniz. Beklendiği gibi orta yerinden çatlayan tuğla, tüm binayı yerle bir ediverdiğinde kimileri tüm korkuların sona erdiğini düşünürken, kimileri ise korkunun mutlak olarak hala oralarda bir yerlerde olduğunu tüm cehaletiyle savunmayı sürdürdü. Bana soracak olursanız, kimin ne dediği umrumda değil. Zira benim ne düşündüğüm de kimsenin umrumda değildi..."



21 Şubat 2013 Perşembe

Şizoranda



"Kararsızlık şizofreniden daha beter bir baş belasıdır. İnsan şizoid olunca her iki kişiliği de birbirinden habersiz mesutça yaşayıp gider ama insan kararsız olunca, her bir taraf çelişen tarafın acı içinde farkındadır ve insan dikkat etmezse tüm hayatı bir ağdalı şeker partisine dönüşebilir"

Amanda - "Dur Bir Mola Ver"


1 Haziran 2012 Cuma

Bak:

Dünya’nın dönmesini engellemeyi çok isterdim, ne yazık ki buna gücüm yetmez. Çünkü şu çiroz kollarımla koskocaman Dünya’yı nasıl durdurayım? Ha bir de sanki durdursam zaman da duracak. Nasıl da büyük bi yanılgı... Gerçi hani tüm zaman dilimleri Dünya’nın bilimum çeşitli dönüşleriyle alakalandırılmış, düz mantık kullanırsak, elbet zaman durur; fakat işte o iş öyle olmuyor. Dünya durursa hepimiz ölürüz, atmosfer falan kalmaz ki. Şimdi ben burada neden zırvaladım? Çünkü bugün çok sevgili yaşım 24 sona erdi. Ben buna karşın hiç bir şey hissetmezken, bana karşı da hiç bir şey hissedilmedi o ayrı konu. Lakin biz 24’le çok iyiydik, hiç bir şey hissettirmeden çekip gitmesi azcık koydu tabi. Göt 24! İşte yani eğer Dünya’yı durdurabilseydim, 24 de gitmeyecekti. Daha önce çok şey beklediğimi söylemiştim 24’ten, ki çok şey de kazandırdı bana şerefsiz. Neyse ki kazandırdıklarıyla beraber gitmedi. Gerçi bu belli olmaz ama kısmet diyelim... belki geri döner alır gider? Yok yok 25 onu öyle bi döver ki görür o gününü.

Velhasıl kelam, çok fazla dert etmiyorum Dünya’nın dönmesini artık. Çünkü benim onu durdurma gücümün olmadığını biliyorum. Ha bir gün yüce rabbimiz tarafından veya minik meteorcuklar veya şen uzaylılar tarafından durdurulur, onu bilemem. O günü beklemeye de pek de niyetim yok açıkçası. Bekle bekle eee hayatın gitti lan nereye bekliyosun zaten 32ler 48ler 73ler gitti bitti yani.

Öyle işte.

NOT: Şu hatunla da doğum günlerimiz aynı ya, yerim ben onu. Yani yaşasaydı yerdim, şimdi bana yiyecek bişey kalmamıştır. Malum kurtlar falan...

24 Mart 2012 Cumartesi

DÖNÜŞÜM

Bölüm 1:

"Seferler ve kerelerle yaşarsın. Keşke zehirinden içip yıllarca sürünürsün. Yerlerde kıvrandığını fark ettiğinde üzerine kabuklar geçirmekten alıkoyamazsın kendini. Kabuklardır seni yeniden dimdik ayakta tutan. O sert, seni dimdik tutacak kabuk, senin zırhın olur. Başlarda yumuşaktır tabiki de. Ne kadar çok sefere çıkıp keşke zehiri içersen o kadar kalınlaşır o kabuk."

Bölüm 2:

"Belki, peki ya sana panzehir olarak sunulur. Belki senin zırhında delikler açmaya başlar. Bilemezsin ki zırhının belki'ye dayanıklı olmadığını... Hemen ardından üzerine bir kabuk daha geçirmenin vakti, kalbinden çıkan kocaman bir meydan saatiyle sana hatırlatılır. Yeterince tecrübe edindiğinden çok da zor olmaz bu."

Bölüm 3:

"Bu sefer üzerinde tabaka tabaka kabuk vardır. Her bir tabakanın kalınlığı, geçirgenliği, soğurma katsayısı, iletkenliği değişiktir elbette. Fakat tüm bu katmanlar seni korunmak istediğin her şeyden korur. Bir çok dönüm noktasından geçmiş, bir çok seçimini yakmış, kendini yüce hakimler karşısında yargılamış bir şekilde dimdik, korkusuz, sert ve güçlü bir şekilde hiç olmadığın kadar mutlu işte oradasındır! Etrafına neşe saçarken aptal yüzünde hiç bir tereddüte yer yoktur. Görünmek istediğin gibi birine dönüşmüş olarak son hızla yaşamını sürersin."

Bölüm 4:

"Bazı günler yatmadan önce kabuklarını tek tek çıkarmaya başlarsın. O kocaman zırhın içerisinde ne kadar çok süre kalırsan o kadar güçleneceğini varsaymışsındır fakat öyle olmaz. Hatta öz sen'i bile bulamazsın orada. Düşüncelerin artık zırha ihtiyaç duyar. Nefes almak için, düşünebilmek için, bazen hissedebilmek için bile  oluşturduğun ve artık bağımlısı olduğun o lanet zırhı geri kuşanman gerekir."

Son:

"Üzgünüm, bu dönüşüm tersinir değildir."

20 Mart 2012 Salı

İlk Baharı Sevmiyoruz Ne Var?!



Haftalardır ne yazasım var ne de düşünesim. Bu cümleden sonra "bok gibi" olduğumun belirtilmesi beklenir fakat "o kadar çok mutluyum ve o kadar her şey yolunda ki, benden daha iyi durumda kimse yok" düşüncesi son bir kaç haftadır -belki ay oldu hesaplayamadım, tüm bedenimde horon tepiyor. "böyle düşünmek suçmuş" hissiyatı her ne kadar arada bir karnımın içinden kafasını uzatıp selam etse de tepilen horonların altında ezilmekten geri kalmıyor.

Göreli olarak uzun veya kısa denilebilecek bir süredir yatalak hayatındaydım. Yeniden yaşamaya alışmak zor bir süreç, kaldı ki düşünmekten baş ağrısı, yürümekten bacak ağrısı, kol ağrısı, boyun ağrısı vb yapabiliyor. Yaşamaya yeniden başlamak ciddi anlamda kas ağrılarına yol açıyor ve "yüce tanrımız oysaki yorgun değilim" diye düşünürken günler sonra o yorgunluk tepemize çöküveriyor. Hele bir de bahar geldi, hasta olmak ve olmamak arasındaki sıkıntılı gel-git süreci, insanın hangi durumda olduğunu kestirememesine neden oluyor. Bir gün ağız ile burun yer değiştirip kulaktan beyin akarken, diğer gün turp gibi olmak ve bunun sürekli tekrarlanması  bahar mevsimine ardı arkası kesilmeyen küfürler etmemize sebebiyet veriyor. Yorgunluktan, bitkinlikten ve hal belirsizliğinden ötürü meydana gelen üşengeçlikten bahsetmek dahi istemiyorum, zira bu hususa karşı oldukça sinir doluyum. Üşengeçlik bedene bürünüp bir zat olarak karşıma çıksa yemin ediyorum ağzını yüzünü dağıtır beynini patlatırım. Önümüz yaz, sıcaktan gebericez o ayrı konu. Kışın donuyoruz zaten. En şahane mevsimin sonbahar olduğunu bir kere daha huzurlarınızda kanıtlayıveriyorum böylelikle. Zira ılık hava ve geberen haşeratlar neşemize neşe katıyor. ^_^

Kısacası bahar mevsimi 'ne idüğü belirsiz' bir mevsim olduğundan, insan psikolojisi üzerinde de 'ne idüğü belirsiz' bir hava yaratıyor. Bu 'ne idüğü belirsizm' de insanın nasıl bir ruh hali içinde olduğunu kestirememesine yol açıyor haliyle. Yıllarca araştırmaya gerek yok bu durumu. Gayet açık ve net bir biçimde ortada. 

Sonuçta gene nerden nereye vardığımı anlamadığım bir biçimde, mevsimlerin mühimmiyatı üzerine parmak basmak istedim. 

not: Bu arada kızlar ne kadar renkli renkli cıvıl cıvıl maşallah ya valla o.O
not2: Ay ekinoksa da az kaldı çok heyecanlı değil mi? Günler de uzuyor falan <3


10 Şubat 2012 Cuma

Dönme Dolap



Açıyorum...

Son, bir şeylerin başlangıcıydı; başlangıçsa bir şeylerin sona ereceğinin habercisi...
Başlıyoruz, sona erecek
Sona eriyor, ve başlıyor
Ve o da sona eriyor çünkü başlamıştı.

O kadar heyecanlı ve mutluyum, aynı zamanda da o kadar bıkkın ve yorgunum ki...
Çelişkiyi çok severken bir yandan da nefret edecek kadar da çelişikim.

Düşünmek hakkında düşünmeye çalışırken düşünmekten kaçarken buluyorum kendimi. Ardından benden beklenebilecek en mantıklı hareketi yapıp kahkahayı atıveriyorum. Hayır delirmedim. Hala aklım sağlam, sadece benden kaçmak istiyor o kadar. Hala nefes alıyoruz, nefes veriyoruz. Kalp atışlarımızı dinliyoruz. Düzenli atmıyorlar, üzülemiyoruz.

"En iyisini, en doğrusunu bilir beden"
Çünkü en iyi şekilde hayatta kalmaya programlanmıştır.
Buna güvenerek daha fazla irdelemiyorum.

Yuvarlanıyorum

ve

Kapatıyorum...